hayret günleri

Gün içinde ara ara, gündemde ne olmuş, sosyal medyada ne konuşulmuş vs. bakmak için Ekşisözlük’e giriyorum. (Gerçek gündem ile sosyal meydadaki gündemi beraberce derli toplu veren bir başka kaynak yok hâlâ; buna da hayıflanıyorum.)

Uzun süredir Ekşisözlük’te başlıklar hep para üzerine… Yıllardır. Ama son dönemde akış iyice çılgınlaştı. Herhangi bir gün girip başlıklara bakın; para üzerine, pahalılık üzerine, enflasyon üzerine, istenilen ürünü alamamak, fiyatlara hayret etmek üzerine alt alta sekiz-on başlığa rastlarsınız.

Uludağ’daki bir restoranda fiyatlar…

Yeni dönem özel okul ücretleri…

Öğretmenlerin on iki ay maaş alıp üç ay yatması… (Meslek gruplarına dönük düşmanlıklar da son birkaç yılın vahim bir mahsulü.)

Uzayıp gidiyor liste. “Yazık” demek bile yeterli değil. Bunları yazanların çoğu genç, yirmilerinde, hatta daha küçük gençler. Yaşam giderek onlardan uzaklaşıyor. Yavaş yavaş yoksunlaşıyorlar. Hayatlarından birçok lüks zaten çıkıp gitti; pahalı restoranlar, özel okullar, ileride birçoklarının hayatına giremeyecek.

Artık temel gereksinimlerin fiyatlarına hayret başlıyor. Birbirlerinin maaşına düşmanlık başlıyor. Kutup içi bir kutuplaşma başlıyor.

hep yorgun hissediyorum

Mine Şenocaklı’nın Oksijen’deki haberinden… Yaz saati uygulamasında ısrarcı olunmasından dolayı sabahın köründe uyanıp yollara düşen çocuklarla konuşmuş. İçlerinden biri “kendimi hep yorgun hissediyorum” diyor.

AKP’nin çocuklar üzerinde kurduğu iktidar da işte bu. “Hep yorgun hissediyorum” cümlesi.

Nedeni nasılı halka yıllardır izah edilmeyen, bu işten ne fayda görüldüğünü anlamadığımız ama hem çocuklar hem veliler üzerinde bin türlü menfi etki gösteren bir uygulama… Keyfiyet.

Ve küçük yaşta hep yorgun hisseden çocuklar…

yine başladık

Ne olursan ol, rezil olmuyorsun. Bu çağa dair en hazzetmediğim meselelerden biri işte bu: Rezil olmadığın gibi, vezir de oluyorsun. Belki iki defa.

Dünyayı yok yere oyalayan Trump’ın, tüm rezilliklerine rağmen, yeniden iktidar olma olasılığı yüksek. The Atlantic “amanın” diye yayına başladı bile.. Belli ki yine türlü soytarılıkla uğraşacağız.

Eskiden de böyleydi muhakkak. İmparatorlar, krallar, vezirler; en rezil biçimlerde insanların hayatlarına hâkim oluyorlardı. Ama işte krallık deniyordu, derebeylik deniyordu, Ortaçağ deniyordu.

Ne değişti?

kaleler bir bir düşerken

Dün Hollanda seçimlerindeki kararsız seçmenden bahsetmiştim. O seçmen nihayet kararını verdi. Hem de ne vermek… Neredeyse 20 yıldır iktidara gelmek için çabalayan, İslam ve göçmen karşıtı siyasetçi Geert Wilders’a Hollanda ölçeğinde ezici bir sandalye sayısı verdi. 150 sandalyeli parlamentonun (Tweede Kamer), 37 sandalyesi artık Wilders’in partisi PVV’nin. De Telegraaf gazetesi, “Hollanda sağa çekti” diye atmış manşeti. Zaten sağcı olan ülke, daha ne kadar sağa gidebilir? Gitti işte, durum bu.

Wilders’in tabanının, hatta Wilders’in kendisinin bile beklemediği büyüklükte bir zafer bu. Bunun yarattığı şok dalgasını Batı açısından ancak Trump’ın ABD’deki zaferi ile karşılaştırabiliriz. Wilders’e hayatı boyunca karşı çıkmış ama bir yandan da onun parlamenter sistemdeki bir diken olarak siyaset yapmasına alışmış seçmenler şimdi onun ülkeyi yöneteceği (tabii koalisyon kurabilirse) gerçeğiyle baş etmeye çalışıyorlar. Şaka değil, yıkıldılar. Özellikle ülkenin en önemli gazetesi Volkskrant’ın kapağına bakarsanız, yıkılma anını bire bir görebilirsiniz.

Yıkılan bir başka şey daha var. Aşırı sağın “duygularla” yaptığı siyasete karşı yıllardır direnen Hollanda’nın “rasyonel” kalesi. Batı’da birçok ülke, ekstrem siyasetçiler karşısında domino taşı gibi devrilirken, Hollanda, Wilders’i her zaman güvenli bir mesafede tutuyordu. Şimdi bu mesafe sıfırlandı. Dahası, Fransa ve Almanya’da siyasetçiler, Hollanda seçimlerinden çok ders çıkaracaktır. Wilders’in hamlelerine bakacaklar.

Çünkü artık kurallarını Wilders’in belirlediği bir oyun bu.