sessizlik kupası, çifte standart kupası, dünya kupası

Gazete Duvar’da 9 Kasım 2022’de yayımlandı.

Reuters’in geçtiği bir haber… Doha’nın orta yerinde on büyük bina. İçlerinde binlerce insan yaşıyor. İçlerinde işçiler yaşıyor. Doha’yı taş taş inşa eden, Doha’yı stadyumuyla, yollarıyla, sıfırdan yükselen otelleri ve restoranlarıyla on gün sonra başlayacak o büyük organizasyona, Dünya Kupası’na yetiştiren işçiler… 

Hükümet onlara “çıkın” demiş. Önden hiç haber vermeden, birden bire demiş. Asya’nın en fakir bölgelerinden Pakistan’dan, Hindistan’dan, Nepal’den, Bangladeş’ten, Sri Lanka’dan gelen işçileri tahliye etmiş. 

Neden? 

Çünkü Dünya Kupası başlayacak. Etrafta yoksulluğun görülmemesi lazım. Güney Afrika’daki, Brezilya’daki kupalarda da böyleydi. Turistler içeri, yoksullar dışarı. Gelecek, vizyon, inovasyon içeri; emek, hak ve ter dışarı. Katar hükümeti, “Dünya Kupası ile alakası yok” diyor, konunun bir nezihleştirme projesi olduğunu ve her şeyin kitabına göre yapıldığını söylüyor ama Hollanda’nın devlet ajansı NOS’un ele geçirdiği bir belgeye göre mesele tam da bu. Fifa yerleşkesinin etrafında problem çıkmasın denmiş. 

Probleme bakalım…

Mesela El Mansura mahallesindeki tek bir binada yaşayan 1200 işçinin kılığına giren “probleme”. Yine Reuters diyor ki, akşam sekizde “iki saatiniz var çıkın” diye buyrulmuş, on buçukta herkes kapının önüne konmuş. O sırada binada olmayanların dönüp eşyalarına almasına bile vakit kalmamış. 

Dünya Kupası başlayacak. Etrafta yoksulluğun görülmemesi lazım. Güney Afrika’daki, Brezilya’daki kupalarda da böyleydi. Turistler içeri, yoksullar dışarı. Gelecek, vizyon, inovasyon içeri; emek, hak ve ter dışarı. Katar hükümeti, “Dünya Kupası ile alakası yok” diyor, konunun bir nezihleştirme projesi olduğunu ve her şeyin kitabına göre yapıldığını söylüyor ama Hollanda’nın devlet ajansı NOS’un ele geçirdiği bir belgeye göre mesele tam da bu. Fifa yerleşkesinin etrafında problem çıkmasın denmiş. 

*

Bu dünya çok çiğ. Amansız, gaddar, adaletsiz, çiğ…

Evlerinden edilme bu konunun en sakin yanı. Esas mesele canlarından edilme. Son birkaç yıldır, özellikle Batı basınında Katar’daki inşaat hamlesine, işçilerin koşullarına dair, iş cinayetlerine dair çok haber çıkıyor. Oraya gidip gelen gazeteciler, raportörler yaşananın kölelik olduğunu anlatıyor.

Bir yakıştırma olarak kölelik değil, gerçek anlamda kölelik. Çok az ücret, yıkılana kadar iş, işverenin iki dudağı arasında bir yaşam ve berbat çalışma koşulları… İş cinayetleri…

Guardian’ın geçen seneki bir haberine göre, Katar’ın 2010’da turnuvayı kazanmasının ardından 6500 işçinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Bir ilçe nüfusu kadar insan… Guardian’ın haberi, bu işçilerin çoğunun Dünya Kupası bağlantılı projelerde çalışırken can verdiğini söylüyor.

Evlerinden edilenler böyle insanlar işte. 

*

Düne kadar futbolla ilgisi olmayan, futbol kültürü olmayan bir ülkede yarın dünyanın en büyük futbol turnuvası yapılacak. Üstelik hep yazın yapılan turnuva bu defa anlamsız bir dönemde, kasımda yapılacak. Çünkü yazın orada futbol oynatmak mümkün değil. Sıcak. 

O kadar ülke varken, Katar’da.

Bu turnuvayı deli gibi isteyen, futbol ülkesi Türkiye yapmamış, Avrupa’da kupa kaldırmış Yunanistan, Portekiz, Çek Cumhuriyeti, Hollanda, Danimarka yapmamış; futbolla yatıp kalkan Kolombiya, Şili, Mısır, Cezayir, İran yapmamış ama canı turnuva düzenlemek isteyen Katar yapıyor. 

Turnuvanın ona verildiği 2010’dan beri de skandallar eksik olmuyor. Önce bu turnuvanın Fifa üyelerinden satın alındığı iddiaları ayyuka çıktı. Yıllardır bu konudaki dosyalar kabarıyor. Geçen hafta da Katar üyeliğini bir şekilde eleştiren herkesin dinlendiğine ve hacker saldırılarına maruz kaldığına dair iddialar patladı. 

Neticede olan oldu ve bütün dünyayı ilgilendiren bu büyük futbol hikâyesi şimdi Katar’ın kontrolünde. 

*

Bugünlerde Avrupa basınında futbolla ucundan kıyısından ilgilenen her köşe yazarı bu konuyu tartışıyor. “Dünya kupasını izleyeceğim” ya da “İzlemeyeceğim” diyorlar ve gerekçelerini kendilerine göre bir bir sıralıyorlar. 

İzlemek isteyenin de tadı kaçmış istemeyenin de. 

Son dünya şampiyonu Fransa’da bile tat yok. Anketler, Fransız halkının kupayla pek ilgilenmediğini gösteriyor. Buna göre halkın sadece yüzde 48’i maçları takip edebileceğini söylüyor. 2018’deki şampiyonadan önce bu oran yüzde 66’ymış. Sosyolog Patrick Mignon, Le Monde gazetesine “Dünya Kupası eskiden herkese konuşacak bir şey verirdi” diyor. Şimdi ise “susacak bir şey” veriyormuş. “Uzaktan kumandaya dokunmamak insanları birbirine bağlayacak.”

Son dünya şampiyonu Fransa’da bile tat yok. Anketler, Fransız halkının kupayla pek ilgilenmediğini gösteriyor. Buna göre halkın sadece yüzde 48’i maçları takip edebileceğini söylüyor. 2018’deki şampiyonadan önce bu oran yüzde 66’ymış. Sosyolog Patrick Mignon, Le Monde gazetesine “Dünya Kupası eskiden herkese konuşacak bir şey verirdi” diyor. Şimdi ise “susacak bir şey” veriyormuş. “Uzaktan kumandaya dokunmamak insanları birbirine bağlayacak.”

*

Bu herhalde biraz gecikmiş bir suskunluk. 

Fransa’da Messi’nin, Neymar’ın, Mbappe’nin ve daha birçok dünya yıldızının oynadığı futbol kulübü PSG’nin sahibi Katar. 

Avrupa’da epey spor yatırımı var Katar’ın. Türkiye de buna dahil.

Katarlılar da bunu söylüyor. Ülkenin dışişleri bakanı Muhammed bin Abdülrahman El-Tani, geçen hafta Frankfurter Allgemeine Zeitung’a (FAZ) verdiği röportajda patladı. “Bizden gaz alırken sorun yok, Afganistan’da Alman vatandaşların tahliyesi için yardım isterken sorun yok ama turnuva sorunlu; bu yaklaşımda çifte standart var” dedi. 


Böyle bakınca haksız da değil. Çünkü bu da Avrupa işte: Lahanayı yerken kıtır kıtır sapına gelince me… 

Hep böyle. Böyle de kalacak. 

Avrupa’nın çokça gaddar, acımasız ve çiğ olduğunu, olabildiğini zaten biliyoruz. 

Biz seni bilmiyorduk Katar. On senede öğrendik.

mağlup sayılır bu yolda galip

Red Kit hikâyelerinde katran ve tüye bulanıp kasabadan dehlenen şarlatanları andırıyordu. Ama yine de kendi yandaşlarını inandırabiliyordu. Her şeye rağmen. Seçim kaybetmesine rağmen…

Öyle görünüyor ki bu inanç bitti. Ara seçimlerle birlikte Trump’ın Amerikan sağ siyasetindeki ağırlığı epey azaldı. Halbuki daha birkaç gün önceye dek ‘Kralın Dönüşü’ konuşuluyordu. Trump’ın desteklediği adaylar -ki çoğunun ortak noktası Demokratların, 2022’yi çaldığını söylemekti- seçimleri silip süpürecek, kendisi de ABD’yi boydan boya kaplayan ‘Kırmızı Dalga’nın üzerinde yükselerek birkaç gün içinde 2024 için adaylığını açıklayacaktı.

Doğrusu ben de inanmıştım. ABD’de makul yorumlar yapan hemen herkes bu yönde konuşuyordu zira.

Herkes yanıldı. Büyük beklentilerinin çok azını karşılayabildikleri için ‘mağlup sayılır bu yolda galip’ gibi takılan Cumhuriyetçiler, şimdi Trump’ın etlerini didik didik etmekle meşgul. Bıçaklarını arkasında saklayanlar taarruza geçti; gömmüş olanlar gidip çıkardı. Demokratların yıllardır yapamadığını kendileri yapacak; Trump’ı tahtından alaşağı edecek. Belki.

Belki… Çünkü artık hiç kimse hiçbir konuda kesin konuşamıyor. Çünkü Trump hâlâ çok güçlü. Güç kaybediyor ama en güçlü Cumhuriyetçi’den de daha güçlü. Hâlâ. Tabanı var, medyası var, sosyal medyası var. (Amerikan sağı hakkında bir kitabı da olan Matthew Continetti’nin yazısı bir fikir verebilir: Hem Trump’ı devre dışı bırakma girişimleri hem de onun mevcut gücü hakkında.)

Ama şu var: Brezilya’da Bolsonaro’nun düşüşünde, ABD’de Trump’ın girmediği seçimi kaybetmesinde, kafası aynı yönde çalışan diğer popülist liderler için çok dersler var. Rakibinden korktuğun kadar yanında görünenden de korkacaksın.

En fenası kendi yandaşların tarafından tefe koyulmak. En kesin mağlubiyet öyle geliyor.

sosyal statümüzü bize parayla sattıkları gün

(Gazete Duvar’da yayımlandı)

1.

Twitter’a 2009’un nisanında girdim. Geçen ay platformu satın alan Elon Musk’dan iki ay önce… 

Az değil, on üç yıl. Bir tarihim var Twitter’la. 2006’da kurulan, dışarıda, özellikle de ABD’de, bizden bir iki yıl evvel yaygınlaşmaya başlayan platformun eskilerinden sayılırım. 

O zaman Twitter hep dutluktu. 

Bir avuç insandık. Gerisi alabildiğine boşluk. “Ne bu şimdi, ne anlatacağız burada” diyor ama yine de birkaç cümle yazıyorduk. Daha çok birbirimize laf atıyor, uzun aralıklarla susup yeniden başlıyorduk. Yazma sınırı 140 karakterdi; onu bile karneyle vermişler gibi kullanıyorduk. Yetmiş, seksen karakter tüketip, tweet’i bitiriyorduk.


İlk tweet’lerimi silmişim sanırım. Yazdığım şeyleri üç aşağı beş yukarı hatırlıyorum ama bulamadım. İyi hatırladığım bir mevzu var yalnız; Mustafa Sarıgül ile ilgili. Sarıgül o dönemde de şimdi olduğu gibi yeni mecraları kullanmaya meraklıydı ve Twitter kullanmakla, Twitter üzerinden ulaşılabilir olmakla övünüyordu. Şişli Belediye Başkanı’ydı, DSP’de siyaset yapıyordu. Söylediklerini test etmek için platform üzerinden röportaj talep etmiştim. Almıştım da. Ben hâlâ Twitter’dayım, buralarda yaşlanıyorum; Sarıgül ise buralarda pek takılmıyor, TikTok’ta gençleşiyor. Bir nevi Benjamin Button…

2.

Hayat hızla değişmiş ama nereye gittiğimiz de belliymiş. Şu tweet’i 2010’da atmışım mesela (son cümlede mesaj kaygılı çemkirmemi es geçmenizi rica ediyorum): 

Siyasi öngörülerim de -mutlulukla ve esefle görüyorum ki- doğru çıkmış. Sene yine 2010: 

Eh, altı yıl sonra Donald Trump’ı seçtiler…

Bir de güncel siyasete girelim; The Economist’in bir başlığı üzerinden: 

Twitter’ın biraz daha minimalist olduğu günlerdi. Daha önemsiz ve daha samimi olduğu günlerdi. 

Elon Musk’ın kendisi de o zamanlarda “önceki tweet’lerimi boşverin, ben taklidi yapan biri yazmış 🙂 bu gerçekten benim” diye yazmış mesela. Boşveriyorduk. Önemsemiyorduk. Gülüp geçiyorduk. 

Sonra sanki büyüdük. Ciddileştik. Sıkıcılaştık. Dünya değişti, e tabii Twitter da değişti.

3.

Twitter bugün dünyanın en önemli haber merkezi. Sadece birçok insanın ne olup bittiğini oradan takip etmesi açısından söylemiyorum. Haber de orada üretiliyor. Algı da. Dünya liderleri bir şey söyleyecekse orada söylüyor. Halkla ilk temas orada. Krizlere, afetlere, hatta isyanlara ilk müdahale orada. Dezenformasyon orada üretiliyor. Ayrıca kamuoyunun kendisi de orada örgütleniyor. Heştegler büyük hareketlere dönebiliyor. 

Şimdi bir zengin adam, biraz da şımarık bir adam, Elon Musk, Twitter’ı aldı; yöneticileri kovdu, geriye kalan bir sürü kişiyi de kovacak ve platformu tek başına yönetecek. Bir defa bu muazzam bir güç; aslında iyi yönetilirse belki 44 milyar doların da üzerinde bir güç. Ama iyi yönetilir mi? Zira 44 milyar dolar da az para değil. Uzay şirketi SpaceX’i, otomobil şirketi Tesla’yı ve ödeme şirketi Paypal’ı kurup iyi yöneten biri var karşımızda. Şüphesiz burada da şapkadan tavşan çıkarabilir ama işi zor. 

Çünkü Twitter müthiş kamuoyu belirleme potansiyeline rağmen zaten hiç para getirmeyen, zarar eden bir yapı. Çünkü Twitter artık çirkin bir yer. İnsanların zaman geçirdiği ama geçirdiği zamandan çok da hoşlanmadığı bir yer. Gazetelerin üçüncü sayfa haberleri gibi Twitter. Gözünüzü ondan alamıyorsunuz ama kendinizi iyi de hissetmiyorsunuz. Reklamverenler için de aynı: Orada bir şekilde var olmak isteseler de üçüncü sayfa haberlerinin yanında pek duramıyorlar.

4.

Bir iki rakam verelim. Çünkü bu rakamlar Twitter’ın gelecekteki seyrini, dolayısıyla bizim de onun içindeki seyrimizi etkileyecek.

Platform kendi raporlarına göre, 2021’de beş milyar dolar ciro yapmış. Az para değil. Ama bu sürede Facebook, WhatsApp ve Instagram’dan oluşan Meta ne getirmiş? 118 milyar.

Üstelik Twitter’ın gideri gelirinden daha çok. 2021’de 221 milyon dolar zararı var. 2022’nin sadece ikinci çeyreği itibariyle 270 milyon dolar zarar etmiş. Musk bu yüzden öncelikle hiç değilse zararı minimize etmek istiyor. Yedi bin çalışanının yarısını kovma söylentisi bu yüzden. Ama bu defa da sektörde nasıl var olabileceği meselesi gündeme gelecek. Mesele 87 bin çalışanı olan Meta’ya kafa tutabilecek mi?

Mavi tikli hesaplardan aylık sekiz dolar kesme meselesi de gelip buraya dayanıyor. Platformun yeni sahibi Elon Musk şimdi kullanıcılara Twitter’ın suyla çalışmadığını söylemiş oldu. 

Bir şey daha söyledi; “ne o öyle feodal yapı gibi, efendiler var, onların bağlıları var” demeye getirdi. Yani kullanıcılara mavi tik üzerinden yüklenmiş gibi yaptı ama sonra çok da net bir başka cümle kurdu; madem böyle bir ilişki var, o zaman bunun parasını ödeyin. 

Bir tür soyluluk vergisi. 

Ya da bir tür ayrıcalık vergisi. 

Buradan gelir umuyor Musk ama bir yandan da başka bir kapıyı aralıyor. Başka bir soruyu sormuş oluyor: 

Sahiden de sosyal medyada statü satabilir miyiz?

Yani Musk, eşitsizliğe karşı falan değil; buradan para kazanamamaya karşı. Önünü görebildiği kadar bir deneme yapacak. Sonra başka denemelere de girişecektir. Sekiz doları ödeyen daha az reklam görecek, mention’larda öne çıkacak falan ama… Acaba parayı bastırana daha çok karakter satılabilir mi? Parayı bastıran tweet’ini edit eder mi? Hatta parayı bastıran Twitter’daki kapalı profilleri de görür mü? Neden olmasın? 

Ayrıca bu modeller neden diğer platformlara yayılmasın?

Ne o öyle bugüne kadar, para veren de düdüğü çalıyor vermeyen de? Neyse ki bir patron geldi de duruma vaziyet ediyor.

5.

Musk, Twitter’ı satın alırken ‘hür düşünce’yi öne çıkarmıştı. Güya herkes dilediğini dilediği gibi söyleyebilsin diye platformu satın aldı. 

Sonra da gelir modelleri işine girişti. Şimdi sekiz-on dolar pazarlığı yapıyor. Bir yandan da reklamverenlere “Merak etmeyin, her şey de herkesi söyleyemeyecek” mealinde mektuplar yazıyor. 

Herkes her şeyi söylemesin mi? Söylesin elbette. Ama bu söyleme özgürlüğünün nefret söylemiyle kesiştiği yerler ne olacak?

Musk ve onun gibi düşünenler, “bırakınız söylesinler”ciler… Hadi bırakalım söylesinler ama benim reklamverenlere yazılan mektuptan anladığım, Musk’ın bile “bırakınız” diyemeyeceği bir yer var. Öte tarafına geçilmesini istemediği kapitalist bir eşik… 

“Vur kır parçala” diye alkış tutan şimdiki dostları bu eşiğin öte tarafına geçilmediğini görünce ona da bileneceklerdir. 

Ama iş oralara gelene kadar… 

Twitter herkesin herkesle dolaysız, aracısız takıldığı bir platformdu. Sen de oradaydın ey Musk!

Neden hür düşünce getiriyorum deyip daha iki gün geçmeden at pazarlığına başladın?

Sebebini biliyoruz aslında. 

Kapitalizmle hür düşünce bir arada olmuyor. İşin doğası bu. Olur gibi yapsanız da olmuyor. 

Neyse, hiç değilse tarihimiz var. Acaba ileride o tarih de bizim kalacak mı? Yoksa arşivin de bir bedeli mi olacak? Bilelim de…

*

Girişteki illüstrasyon The Atlantic’ten.

trump’ın amerikası, amerikanın dünyası

Le Monde, Trump’ın geri gönüş yolculuğunun başladığı bu ara seçimler için öyle güzel, öyle doğru bir fotoğraf kullanmış ki… Berger da onaylardı sanırım.

Trump’la seçmeni. Birisinin resmi ötekinin tişörtünde. Tam tersi de olabilir; Trump da seçmeninin tişörtünü giyebilir; etki değişmez.

Trump’la özdeş Amerikan rahatlığı, sakınımsızlığı, doğrudanlığı… Kameradan kaçmadan, kendini orta yere koyma cüreti. Kapıdan kovulunca bacadan girmenin değil, kovulduğu kapıyı kırarak girmenin arayışı. I’ll be back. Gerekirse evi yakacağım ama geri döneceğim.

Amerika’yla özdeş şapka, tişört, gözlük kombinasyonu. Gündelik rahatlık, gündelik yaşam. Gündelik seçimler. Her şey bugün için. Make Amerika Great Again (MAGA)… O da bugün için. Dünya bir gündür, o da bugündür.

Amerika’nın dünyası da bir gün… Ama o gün bugün mü?