otomobilden istanbul

Geçenlerde okudum. Mimar ve yazar Korhan Gümüş, seksenli yıllarda İstanbul’un eski belediye başkanlarından Bedrettin Dalan’ı eleştirdiği bir yazısında, “Dalan, İstanbul’u hep otomobilden görüyor olmalı” demiş. Belli ki o zamanlarda Dalan’ın kafasında trafik haritalarının İstanbul’u vardı. Çözülmesi gereken akış problemleri, işlemesi gereken hatlar… Şehir işte bu yüzden otomobil camından yansıyandan ibaretti. Trafik akıcıysa iyi, değilse fena. Belki canı otomobilden inip halka karışmak istemiyordu. İyi bildiğim bir konu değil, Dalan’ın İstanbul’una yetişemedim.

Otomobilin camından görünen şehirler… Tuhaf gelecek belki ama bugün bir siyasetçinin dünyası neredeyse sadece bundan ibarettir. Büyük şehirlerin caddelerinden, bulvarlarından durmadan, bekleme yapmadan geçip giden karanlık görünümlü Mercedeslerin, Audilerin kara filmlerle örtülmüş camları, siyasetçilerin hayata dair görüp görebilecekleri en ciddi, en gerçek pencerelerdir.

Soru ortada: Halktan izole köşklerde, saraylarda oturan; vatandaşlara -anlaşılır güvenlik kaygılarıyla- ancak koruma ordularının uygun bulduğu ölçüde yaklaşabilen, egzos dumanın içinde her gün bunalan milyonlarca insanın aksine hiçbir zaman trafiğe takılmadan yoluna giden siyasetçiler hayatın hakikatleriyle ne kadar temas edebilir ki? Kendini yönettiği halkla özdeş gören liderler, yönettikleri ama arasına karışamadıkları halkları hakikaten tanıyor olabilirler mi?

Pratiğe bakalım. Bilet alıp bir sinemaya gitmeden, trafikte araba kullanmadan, otobüse, vapura, metroya binmeden; günün birinde çok önemli bir toplantıyı kaçırmadan, bu yüzden mahcup olmadan, bir gece aklına esip de sokaklarda dolanmadan, insan yüzlerini gizli gizli seyretmeden, esnafla pazarlık yapmadan, kuyruğa girmeden hakiki bir yaşam sürülebilir mi? Böyle bir yaşam sürmeyenler toplumla hakiki bir ilişki kurabilir mi?  

Yoksa etrafı otomobilden görmek yetiyor mu?

Fotoğraf: İmamoğlu göreve geldikten sonra israf belgesi niyetine Yenikapı’da sergilenen belediye kullanımındaki makam araçları…

Meydanda davut yıldızları

Geçtiğimiz hafta sonu Amsterdam’da aşı karşıtlarının gösterisi vardı. Gösteriyi düzenleyenler iki yüz bin kişi toplarız diyorlardı; o kadar olmadı ama az buz değil, yirmi bini aşkın kişi Dam Meydanı’nı doldurdu.

Yeni sayılmaz, bu tür gösteriler dünyanın her tarafında yapılıyor ve toplumun neredeyse her kesiminden insanlar da bunlara katılıyor. Neticede her kesimden aşı karşıtı var; üstelik bazı isimler hakikaten şaşırtıyor.

Şaşırtıcı bir şey daha… Pandemi sırasında epey tekrarlanan bu aşı/önlem/hükümet/devlet/sistem/uzmanlık karşıtı gösterilerin bir özelliği, bir araya gelmesi beklenmeyen grupların bir arada durması. 

Amsterdam’daki gösteride de bu tuhaf karışım dikkat çekiyordu. Dindar gruplar, hare krişnacılar, hippiler, faşist topluluklar, komplo teoricileri… 

Ama bu kez bunların yanında sanırım ilk defa meydanlarda görülen bir başka grup vardı. Birçok gösterici kollarına İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilere zorla taktırılan sarı Davut yıldızlarından iliştirmişti. Tabii bunları gösteride takanların Yahudi olmadığı tahmin ediliyor. Akıllarınca, düşünün diyorlar, bu pandemi önlemleri, aşılar falan bize ne denli büyük bir zulüm yaşatıyor!

Bu aklıevvel hamle bekleneceği üzere, bir çok kişiyi çileden çıkardı. Amsterdam Belediye Başkanı Femke Halsema, bunun kabul edilemez olduğunu söyledi ve bir daha tekrarlanmamasını istedi. Gösterinin düzenleyicisi olan kişi (ki o da bir Yahudi), bu duruma kendisinin de şaşırdığını, o Davut yıldızlarını zorla takmak zorunda kalanların soyundan gelen biri olarak bunu tasvip etmediğini ama bu kadar büyük kitlenin içinde bu tür vakaların yaşanabileceğini belirtti. Bir de şunu söyledi: “1940-45 arasında Yahudiler için bir apartheid rejimi kurulmuştu; şimdi aşı olmayı reddedenler için kuruldu.”  

Bu bir kafa karışıklığı mı? Yoksa düz sersemlik mi? Sersemlikse de neredeyse alıştık. Yine de işin alışmamak gereken bir boyutu var. Bu pandemi önlemi karşıtı gösterilerde bir derin mesele gizli. Zemin meselesi. Haberlere bakılırsa, Hollanda’da istihbarat birimleri bu tür gösterilerde aşırı sağın çok rahat gelişip serpilme, beslenme imkânı bulabileceği konusunda bir süredir uyarılarda bulunuyor.

Aşırı sağcı grupların bu gösterileri çok sevdikleri ve çok benimsedikleri biliniyor. Hemen hemen her gösteride, bir çok aşırı sağ unsur, ifade özgürlüğü söylemini kullanarak gündeme geliyor ve kendi çaplarının çok üstünde bir ses çıkarma imkânına kavuşuyor.

Amsterdam Üniversitesi’nde radikal hareketler üzerine çalışan öğretim üyesi Sarah de Lange, Hollanda gazetesi Trouw’a anlatmış: “Yıllardır aşırı sağ hareketlerin, radikal hareketlerin bu tür toplumsal gösterilere rağbet ettiğini görüyoruz.. Bu bir meşruiyet sağlama yöntemi. Bir yandan seslerini duyuruyorlar, bir yandan daha görünür oluyorlar ve potansiyel destekçilerle buluşuyorlar, tanışıyorlar. Pandemi karşıtı gösterilerdeki komplo teorilerine yakın duruş, aşırı sağın da işine yaradı; bu teorilere yakınlık duyanlarla rahatlıkla bir bağ kurabildiler.”

Bu hafta sonu İstanbul’da da benzer bir aşı/önlem karşıtı gösteri yapılacak. Devlete, sisteme çok dil uzatılacağını sanmıyorum. Başka bir boyut, farklı bir hassasiyet var. Örneğin sosyal medyada “Bayrağını al gel” diye mesajlar iletiliyor.

Aşı karşıtlığı ile bayrağın ne alakası olabilir? 

Yukarıda okudunuz işte alakasını.

müjde

Birkaç gündür Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs’ta bir müjde vereceği konuşuluyordu. Nihayet verdi. Külliye inşaatıymış. Oraya yakışan bir parlamento ve cumhurbaşkanlığı binası, bonus niyetine de bir millet bahçesi yapılacakmış. 

Bu inşaat müjdesi aklıma Lefkoşa’da bir öğleden sonrayı düşürdü. Yıllar önce şehre gelmişken “şu cumhurbaşkanlığı da nerededir, göreyim”, demiştim. Yoldan geçen birine sordum. Tek bir cümleyle adresi verdi: Ziraat Bankası’nın karşısında!

Gittim baktım, Ziraat’in tam karşısında değildi, yakınındaydı ama hakikaten bir bankanın karşısında diyecek kadar da görkemsiz görünen bir binaydı. Bizdeki büyücek bir ilçe kaymakamlığı daha alımlı ve şatafatlıdır. Biliyorsunuz, son ve zoraki inşaat hamlemizle en ücra ilçelerimize bile birbirinin kopyası denilebilecek tarzda, Selçuklu usulü, görkemli hükümet binaları konduruldu. Sıra Lefkoşa’daymış.

Ne yalan söylemeli, bu iddiasızlığı tuhaf bulmuştum ama hoşuma da gitmişti. Ne var yani, hükümet de bir yerde insanın üstüne üstüne gelmeyiversin. Zaten Kıbrıslıların bu tür konularla ilişkisi bizimki gibi değildir; öyle çok kravatlı sayılmazlar. Eminim, Erdoğan’ın bu müjdesi onlara coşku da vermemiştir. 

İnşaat çünkü bir tek bizim iktidarla ona yakın bir müteahhit çevresini heyecanlandırıyor. Geriye kalan AKP’lilerin bile betonla avunacak hali yok artık. 

mahremiyet duvarı

Tüm dünya hazırlıksız yakalandı buna. Hem de canlı yayında. Danimarka – Finlandiya maçında, Danimarkalı Eriksen’in bilinçsiz yere düştüğü andan itibaren hangi yayıncıların hangi refleksi gösterdiği bir araştırma konusu olmalı artık.

Eriksen’in nasıl yere düştüğünü tekrar tekrar göstermek; daha beş dakika önce gözümüzün önünde kanlı canlı top koşturan bir oyuncunun can çekişmesini, trajediyi ve dramayı görüntüler ve sözlerle diri tutmaya çalışmak; ne olup bittiğini asla bilmeden spekülasyon yapmak bir tercihti.

Sessizce, çok konuşmadan, ne olup bittiğini anlamaya çalışmak ve kalp masajı yapılan arkadaşlarının etrafında tüm dünyaya, tribünlere, kameralara, didikleyen, meraklı gözlere karşı bir mahremiyet barajı kuran Danimarkalı futbolcuların o karakterli duruşuyla yetinmek de bir tercihti.

Öyle bir andı ki bu, üzerinde düşünmeye imkân yoktu. Beş saniye içinde ne yapacağına karar verecektin. O beş saniye içinde, spikerinden yorumcusuna, resim seçiciden yönetmenine herkes, dünyadaki binlerce kişi bu kararı verdi de. Kimin ne yaptığı, bence onların değil ama bir trajediye; bu arada insanın savunmasızlığına, kırılganlığına ve onuruna yaklaşma açısından toplumların karakteri hakkında da çok şey anlatıyor.

Öğrendiğim kadarıyla ilk yayıncılık tercihi dünyanın birçok yerinde yaşandı ve milyonlarca seyirci de bu üsluptan rahatsız oldu. Ben ise dün akşam Hollanda televizyonunda ikinci tercihle karşılaştım. Yayıncılıklarına pek de bayılmadığım Hollandalılar, o beş saniye içinde neyle karşı karşıya olduklarını idrak edip saygılı davrandılar. Görüntüleri vermediler, mahreme girmediler, etrafı yangın yerine çevirmediler. Daha da önemlisi spekülasyon yapmadılar. Stüdyolarındaki Danimarkalı futbolcu Kenneth Perez (müthiş olgun bir karakterdi bu arada) sosyal medya üzerinden Danimarkalı basını hızla taramasına ve sıcak notlara canlı yayında herkesten önce ulaşmasına rağmen en heyecanlı lafları sıralamadı. Eriksen’i sedyede uyanmış gösteren fotoğrafı dış basında muhtemelen ilk o gördü ama fotoğraftan bahsederken kesinliğinden emin olmadığını defalarca tekrar etti. Sunucu da aynı şekilde, fotoğrafın bir ihtimal ‘fake’ olabileceğini, bugünlerde böyle şeylere hemen inanmanın sıkıntı çıkardığını ve kendilerinin de bir uzman olmadığını ifade etti. Diğer konuk, futbolcu İbrahim Afellay zaten üzüntüden ve şoktan konuşamıyordu. Afellay’ın üstüne gitmediler, lafı ondan ustalıkla aldılar, deyim yerindeyse ‘top çevirdiler’ ve kendileri de bizim gibi görüntüleri izleyerek, saygılı şekilde görevlerini tamamladılar. Bu tür bir yayıncılığın çok tercih edilmediğini düşünüyorum (Dün gece bu konuda bir tweet atmıştım, gelen yanıtlardan İspanya’da ve İngiltere’de -BBC- ilk tercihin, Almanya’da ise ikinci tercihin uygulandığını öğrendim. Diğer örnekleri de belki zaman içinde öğreniriz).

Peki bu neden önemli?

Dünden geriye çok şey kaldı. Ama futbolcuların arkadaşlarının etrafına etten duvar örmesi sembol olacak. O mahremiyet duvarı. Tüm dünyanın baktığı anda, müthiş bir sağduyu ve zamanlamayla örülen duvar.

Dünya her şeyi görüyor. ‘Bir canımız var, bari ona saygı duyun’ duvarı.

Belki daha idrak edemedik ama hayatlarımız artık o duvara taş koymak isteyenlerle onu yıkmak isteyenlerin mücadelesiyle de belirleniyor.

Biz ne yapacağız?