kimse hesap vermiyor

Bu hafta sonu Hollanda’da Ajax-PSV maçı vardı. “Ligin kaderini belirleyen maçlardan” denir ya, işte öyle bir maç. Zaten maçın kaderini de taca çıkıp çıkmadığı çok tartışılan bir top belirledi. Hakem düdük çalmayınca akan oyunda Ajax gol attı ve PSV’liler de hakeme koştu. 

Nihayetinde VAR’a gidildi. Ne olup bittiğine video asistan hakemin karar vermesi beklendi. 

Karara göre pozisyon temizdi. Neticede gol verildi. Ajax bu kritik golle maçı kazandı. 

Sonra ne oldu? 

Hollanda’da her maçtan sonra olduğu gibi hakem çıktı kararını neden o şekilde verdiğini açıkladı. 

Kararı zaten VAR desteğiyle vermişti. Peki VAR ona nasıl destek vermişti?

Bu bir sır değil. VAR sistemindeki hakemlerin o sırada pozisyonu nasıl inceledikleri canlı yayında ekrana getiriliyor. Hakemlerin arasındaki konuşmaların kaydı da ayrıca yayımlanıyor. Her şey şeffaf. 

Hakemin veremeyeceği bir hesap yok. Veriyor da zaten. Kendini, kararını anlatıyor. 

Bize gelelim… Hakemler maçtan sonra konuşmuyor. VAR’da neler yaşanıyor bilmiyoruz. Hakemlerin aralarındaki konuşmaları bilmiyoruz. Kimse hesap vermiyor. Haklıysa da vermiyor, haksızsa da vermiyor. Kaos hakim oluyor.

Neden? Bunları bilsek ne olur? O zaman hesap verilmiş olur. Hesap verilince de işler ipleri elinde tutanın istediği gibi gitmeyebilir. Hesap verilmemesine o kadar alıştık ki, şu kadar basit ve ortada bir meselede bile hesabı talep etmiyoruz artık.

Kimse hesap vermiyor. Türkiye’nin son döneminin, AKP döneminin bir şifresi varsa işte bu:
Kimse hesap vermiyor.  

ben vali adayıyken

Upton Sinclair’i keşke daha çok okusak, Türkçe’de daha çok kitapları basılsa… Amerika’da özellikle Buhran yıllarında etkili olmuş eserler vermiş gazeteci yazar Sinclair’in ilginç bir kitabı var: I, Candidate for Governor. Türkçe’ye herhalde Ben Vali Adayıyken diye çevirirdik. 

Sosyalist Sinclair, 1934’te Demokrat Parti’den California valiliğine aday olmuş. Yoksulluğa nasıl son vereceğini anlatan epik de bir kampanya yapmış (Kampanyanın tam ismi EPIC: End Poverty in California). Çok da iyi gidiyormuş kampanya ama Cumhuriyetçilerin medya oyunlarına yenilmiş. Zaten Demokratlar da bir sosyalist valiyi ne kadar isterdi, o da ayrı mesele. Kitap işte o günleri anlatıyor. 

Ama aşağıda okuyacağınız ve kitaptan gelen bu şu laf da bugünleri anlatıyor. 

“Maaşı bir şeyi anlamamaya bağlı birinin o şeyi anlamasını sağlamak zordur.”

otuz yıl sonra yine o ‘vitrin’deyiz

“80 sonrasında Türkiye’yi bir sis kapladı; birçok şey görünmez oldu. Sisin örttüğü insanlardı, ilişkilerdi, nesnelerdi. Sis dağıldığında, her şeyin net birer görüntü haline geldiğini fark ettik. Bakılanla kurulan ilişki aslen bir seyir ilişkisine, sözün kendisi bir vitrine dönüştü. Birçok şeyin gösterildiği için ve göründüğü kadarıyla var olduğuna, sergilendiği için ve seyredildiği kadarıyla değer kazandığı bir toplum çıktı ortaya. Epeydir vitrinde yaşıyoruz hepimiz.” 

Nurdan Gürbilek’in müthiş kitabı ‘Vitrinde Yaşamak’ 1992’de yayımlandı. Gürbilek, seksenli yıllar boyu diri tuttuğu gözlemlerini nihayet 1992’de kitap haline getirmiş. Kitap, demek ki otuzuncu yaşına bastı artık. Güzel bir yıl dönümü.

Gürbilek, ‘Vitrinde Yaşamak’ta, 1980’ler Türkiyesi’nde neler olup bittiğini siyaset, popüler kültür ve dil çerçevesinde özgün bir bakışla anlatır. Siyasi baskıyla atbaşı giden  ‘söz patlaması’ndan bahseder. Birçok dinamiğin işin içine karıştığıı müthiş bir değişimden söz açar. 

“ (…) Hepsinin etkilerinin kesiştiği, iç içe geçtiği kısa bir zaman dilimi içinde, Türkiye’de cümle yapısından sözcüklerin yüklendiği simgesel değerlere, seyretme biçimlerinden fiil zamanlarına kadar kültür denen bölgenin çeşitli cephelerinde kendini gösteren, kısmen kurgusal ve sentetik bir dilde ifadesini bulan bir değişim yaşandı.” 

Metis, geçtiğimiz yıllarda bu çok sevilen kitabı yeniden bastı, yeni okura da ulaştırdı ama otuzuncu yıl niyetine bu eser yeniden kuvvetle gündeme gelmeli. 1980’lerin kültürel iklimini inceleyen bu kitabın hem o sıralarda hayallerimizden bile geçmeyen, internetli, akıllı telefonlu yeni dünya hakkında da söyleyecek sözü olduğunun altı çizilmeli. Evet, 1992 tarihli ‘Vitrinde Yaşamak’ın 2020’ler için de söyleyecek sözü var… Bu sözü hem de epey isabetle söylüyor.

Mesela şu soruya, şimdi bambaşka aktörlerle ama tam olarak aynı biçimde yine cevap aranmıyor mu: 

“1980’ler şunu denedi: Varlığın ve imkânların dünyasıyla, yokluğun ve imkânsızlığın dünyasını birbiriyle temas etmeyecek, birbirine geçişi olmayan iki kampa ayırdı. Şimdi sormak gerekiyor: Birincisinin imkânlarını ikincisinin isyanına tercüme edecek bir güç yeniden uyanacak mı?”

Uyanan güç, 2000’lerin başında AKP’yi çıkarmıştı. Bugün kimi çıkaracak?

*

Fotoğraf: Muhsin Akgün

hayranlık

Şöyle demiş Andre Maurois:

“Ahlak düzeni sağlam olmayan ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum, ruhunda artakalmış barbarlık duygusunun da baskısıyla soyguncularına karşı hayranlık duyar.”

hasan ağa ve bir son duygusu

Julian Barnes’ın “Bir Son Duygusu” isimli, Booker ödüllü bir romanı vardır. Güçlü bir isim. Temaları ve gidiş yolları bambaşka olsa da, yaşamının son döneminde ‘bir son duygusu’nu anlatan bizden de bir kalem var: Falih Rıfkı Atay. Sert sözleri yalınlıkla yazabilen bir kalemi var Atay’ın. Burada başka bir bağlamda da bahsetmiştim, hem çöküşü hem de kuruluşu tecrübe etmiş bir devlet adamı ağırlığıyla bugün okunduğunda herkese daha da ilginç gelecek bir hatta yazıyor. Bir son duygusunu yazıyor.

Aşağıdaki satırlar, 1963’te kaleme aldığı ‘Batış Yılları’ isimli kitabından. Her şey yanıp yıkılırken dahi hakkında konuşulamayanlardan bahsediyor:

“İkide bir büyüklerimizin bir ‘Hasan Ağa’dan yanıp yakıldıklarını dinlerdik. Kimdi bu Hasan Ağa? Sormak da olmazdı. Neden sonra anladığıma göre Hasan Ağa bizimkilerin ve dostlarının çevresinde padişahın rumuzuydu. Hiç kimse ondan, daha doğrusu onu kötü yola götüren yanındakilerden hoşnut değildi. İkide bir içlerini çekenlerin: “Biz adam olmayız” yahut “Evveli Şam, ahiri Şam demişler” veya ‘ölü’ manasına aldıklarını sonradan düşünebildiğim, “Ümmet-i merhume demişler buna” gibi sözlerden, aklımızı kullanabilecek yaşta değilken bile, bir sona yaklaşma duygusu alırdık.”

Falih Rıfkı’nın yazdıklarından bahsetmeye devam edeceğim.