önce sizi görmezden gelirler

Bu yazı 27 Kasım 2022’de Gazete Duvar’da yayımlandı. Arjantin’de cunta döneminin (1976-1983) ellinci yılı idrak edilirken, hafızayı diri tutmak adına buraya da alıyorum.

10 Kasım 2022’de, 93 yaşındaki Hebe de Bonafini, doktorların gözetimi altında tutulduğu günlerin ardından, Plaza de Mayo’ya yeniden ayak bastı.

Bir perşembe günüydü. Hebe de Bonafini, Türkiye’de onu tanıyanların da bildiği adıyla Hebe Anne, Plaza de Mayo’nun 2326’ncı perşembesine ayak basmıştı.

Yeniden orada olduğu için mutluydu. “Doktorlar gelmeme izin verdi; çünkü buranın benim sağlığımın bir parçası olduğunu biliyorlar. Başımın çaresine bakabilmek için bu meydana ihtiyacım var. İyileşmem için size ihtiyacım var.”

Kendini sessizce dinleyenlere baktı. Dinleyicilerin arasında duran kendi gibi yaşlı kadınlara…

“Bu meydanı sırtında taşıyan Carmen’e, her perşembe buraya gelen Visi ve Josefa’ya, bana yıllarca her perşembe eşlik eden, bana göz kulak olan sizlere ihtiyacım var.”

Duygu yüklü bir konuşmaydı. Her perşembe olduğu gibi… 

Plaza de Mayo’da yağmur çamur beraber yılarca beraber yürüdüğü yoldaşları Perşembe Anneleri’ne ve tüm dünyaya yönelik bu son konuşmasında “Biz anneler, korksaydık, hiç burada bulunmazdık” diyecekti Hebe de Bonafini. 

“Hapishanelerin en kötüsü korkudur.”

*


Hebe Anne, bir sonraki perşembe günü Plaza de Mayo’ya gidemedi. Bir daha da hiç gidemeyecekti.

20 Kasım’da Plaze de Mayo Anneleri Derneği bir bildiri yayımladı. 

“Hasta siempre Hebe, 

Başkanımız Hebe de Bonafini, tıpkı onun daha önce aramızdan ayrılan yoldaşlarımız için söylediği gibi, başka bir eve taşınmıştır.

Anısı sonsuza dek Plaza de Mayo da kalacaktır.

Geri adım atmak yok!”

*

İlk adımı atmalarının üzerinden 45 yıl geçti. Acılı annelerin, 30 Nisan 1977’de kayıp çocuklarının akıbetini sorabilmek için ilk defa Plaza de Mayo’da toplanmasının üzerinden neredeyse yarım asır geçti.

Hepsi de 1976 Darbesi’nin ardından, cuntanın kaçırdığı ve ‘kaybettiği’ çocukların anneleriydi. Gencecik erkekler, kadınlar… Kayıplara karışan bu çocukların bazılarının ardında kendi çocukları da kalmıştı. Bazıları hamileydi. Yani Diktatör Vileda’dan çocuklarının akıbetini sormak için meydanı dolduran bu kadınlar kimi zaman iki defa anneydi. Ya bir yandan evde torunlarına da bakıyorlardı ya da kaçırılan çocuklarıyla beraber onların karnındaki torunlarını da arıyorlardı. Tek başınalardı. 30 Nisan 1977’de ilk defa bir araya geldiler. Başkanlık Sarayı Casa Rosada’nın (Pembe Ev) karşısındaki meydanda beklemeye başladılar. Bir polis memuru onlara orada bekleyemeyeceklerini söyleyince yürüdüler. 

Sonra hep yürüdüler. 45 yıl boyunca meydanı turladılar. Hiç geri adım atmadılar.

*

Mahatma Gandhi’ye atfedilen ama aslında ona ait olmayan popüler bir ifade var:

“Önce sizi görmezden gelirler. 

Sonra size gülerler. 

Sonra sizinle savaşırlar. 

Sonra siz kazanırsınız.”

(Muhtemel doğrusu için şuraya bakabilirsiniz.)

Söz kimin olursa olsun, neticede geçerli. 

Cunta, her perşembe toplanmaya devam eden anneleri önce önemsemedi. 

Sonra onlara dalga geçti. Onlara “Perşembe’nin Delileri” ve “Deli Anneler” adı takıldı. 

Sonra onlarla savaştılar. Üç kurucu anneyi, Azucena Villaflor, Esther Ballestrino de Careaga ve Mary Ponce de Bianco’yu kaçırdılar, işkence ettiler ve öldürdüler. 

Sonra kazandılar… 

Bunca kayıpla nasıl kazanılırsa öyle kazandılar.

Hebe de Bonafini’nin hayatını Gazete Duvar’da Kavel Alpaslan yazdı

*

Çocuğunu arayan anneleri bile öldüren bir rejimle nasıl mücadele edilir?

O çocukları uçaklardan, helikopterlerden okyanusa atan bir rejimle nasıl mücadele edilir?

Bir yandan bunları yapan bir yandan da 1978’te tüm dünya için bir şenlik kuran, 1978 Dünya Kupası için tüm dünyayı, dev bir işkencehaneye çevirdikleri ülkelerine davet eden aşağılık darbecilerle nasıl mücadele edilir? 

Bir başka anne… Marta Moreira de Alconada Aramburú…

Marta Ana ve başında Perşembe Anneleri’nin sembol haline gelmiş beyaz mendilleri diğer birçok acılı anne, Dünya Kupası için Buenos Aires’e gelen ve Plaza de Mayo’dan görüntü alan bir Hollandalı gazetecinin çevresini sardı. Marta Ana, sıra kendine geldiğinde şunları söyledi:

“Biz sadece çocuklarımızın nerede olduğunu bilmek istiyoruz. Ölü veya diri, nerede olduklarını bilmek istiyoruz. Daha kime gidelim: Konsolosluklara, elçiliklere, bakanlıklara, kiliselere gittik. Hepsi kapılarını yüzümüze kapattı. Bize yardım etmeniz için size yalvarıyoruz. Siz bizim son umudumuzsunuz. Lütfen bize yardım edin. Siz bizim son umudumuzsunuz.”

İçeride dışarıda birçok insan ne yaşandığını bilmesine biliyordu ya… Generallerin meşruiyet aradığı Dünya Kupası hiç değilse zulmün dünyaya anlatılmasına vesile oldu. 

*

Anneler çocuklarını bulamadılar. 

Darbeciler onlara bilgi vermedi. 

Ama Perşembe Anneleri ya da Plaza de Mayo Anneleri ya da cuntanın onlara taktığı isimle Perşembe Delileri, Arjantin’de darbecilere karşı direnişin uluslararası sembolü haline geldi. Anneler, Arjantin 1983’te yeniden demokrasiye geçtiğinde durmadılar. 

Bugün de durmadıkları gibi. Mücadelelerine devam ettiler. 

Onların da omuzladığı bu büyük mücadele bugüne dek 1058 kişiyi mahkum ettirdi. Yargı süreci devam eden daha yüzlerce kişi var. 

Mahkum edilecek darbeciler. Bulunacak torunlar. Daha çok iş var. 

*

Anneler çocuklarını bulamadı ama bulunabilecek torunlar vardı. Askeri kamplarda doğan ve başka ailelere evlatlık verilen torunlar…

Aradılar. Kapıları çalarak, Arjantin’i dört dönerek, DNA’lar alarak aradılar. 


Onlarcasını buldular da. 

Bir başka anne, Estela de Carlotto…  Plaza de Mayo Büyükanneleri’nin 91 yaşındaki lideri kendini şöyle tanımlıyor: 

“Dört çocuk annesi, öğretmen ve okul müdürü… Diktatörlüğün bizde bıraktığı kalıcı hasarı tamir etmek için hayatı boyunca çalışacak bir Arjantinli kadın daha…” De Carlotto’nun kızı Laura darbeciler tarafından kaçırıldığında hamileydi. De Carlotto emekli oldu;hayatını kızını ve torununu bulmaya adadı. 

Cunta, 24 yaşındaki kızını çoktan katletmişti ama büyükanne torununu nihayet buldu. Tam 36 yıl aradıktan sonra…

*

De Carlotto, bu mayıs ayında El Pais gazetesine, meydandaki annelerden on iki annenin hâlâ sağ olduğunu anlatmıştı. 

Hebe Ana’yla beraber bu annelerinden biri daha eksildi. Hebe de Bonafini, “Ben iki defa doğdum” demişti. Bir defa 1928’de. Bir defa da, iki çocuğu da kaybolduğunda, 1977’de. “Bizi kayıp çocuklarımız doğurdu.”


Kayıp çocuklar bulunamadı. Anneler her türlü eziyete maruz kaldı. Görmezden gelindiler, horlandılar, öldürüldüler.

Ama sonra… 


Hebe de Bonofini öldüğünde, Arjantin Devlet Başkan Yardımcısı Cristina Fernandez de Kirchner bir mesaj yayımladı: “Sevgili Hebe, Plaza de Mayo’nun annesi, insan hakları mücadelesinin sembolü, Arjantin’in gururu…”

Hebe Anne’nin  ardından Arjantin’de üç günlük ulusal yas ilan edildi. 

*

O gün yayımlanan bir mesaj daha vardı. Türkiye’den, Cumartesi Anneleri’nden bir mesaj:

“Hakikat ve adalet arayışının dünyadaki sembollerinden bizim de ilham kaynağımız, Plaza de Mayo Anneleri Derneği Başkanı Hebe de Bonafini’nin vefatını öğrenmenin acısını yaşıyoruz. Güle güle Bonafini Annemiz, hatıran ve mücadelen bize yol göstermeye devam edecek.”

Plaza de Mayo’dan, 1977’den itibaren Başkanlık Sarayı’nın karşısında toplanan ve diktatörden hesap soran annelerden ilham alan Cumartesi Anneleri, dün 922’nci defa toplandı. 


Ama artık Galatasaray Meydanı’nda değiller. Çünkü iktidarımız toplanmalarını artık istemiyor. 

Berfo Anne, Elmas Anne, Asiye Anne, Zeycan Anne, Anik Anne, Fincan Anne, Fatma Anne… Kayıp çocuklarını yıllarca arayan ve artık aramızda olmayan o anneler…

Bir gün bu annelerin hatırası için de ulusal yas ilan edilir mi? 

*

Bu soruya cevap vermeden evvel bir anneyle daha tanışalım. 

Nora Cortiñas… 92 yaşında. Mayıs ayında, Plaza de Mayo’da tekerlekli sandalyesinden El Pais’e röportaj veren bir başka Perşembe Annesi. “Biz artık doksanı geçtik ama bizden sonra devam edecek kardeşler, çocuklar, torunlar var. Mücadeleyi size bırakıyoruz.”

Nora Anne, o yaşında beş ay boyunca şan dersi almış. Gençlerle beraber söylemek için: 


“Sessizliğin ötesinde

Unutuşun ötesinde

Yoldaşlarımız, sevdiklerimiz

Her zaman seninle ve benimle”

Şarkı, Arjantin’deki bu ağır dönemi, bir çocuğun gözünden anlatan bir kitabı, Marcelo Figueras’ın Kamçatka’sını düşürüyor aklıma. Büyükannesinden torununa bir tavsiye…

“ (…) ‘Güzel anıların iyi yanı bu. Kullan kullan eskimiyorlar! Ayrıca yer de kaplamıyorlar. Ve en önemlisi…’ dedi büyükannem, kulağıma beni yarı sağır eden bir öpücük kondurarak, ‘kimse onları senden çalamaz! [Doğan Kitabevi, Çeviri: Seda Ersavcı]”

Darbeciler bile çalamaz.

kim fazla çalışıyor, kim pek çalışmıyor?

Der Spiegel’in yeni yayımladığı harita. İlginç bir harita.

Avrupa’nın en çok çalışanlarını gösteriyor. Çalışkanlık, verimlilik vs bir kenara en çok çalışan ülke Türkiye…. Türkiye’de 20-64 yaş arasında haftada 45 saatten çok çalışanların oranı yüzde 45.

Kimin çok kimin az çalıştığını koyudan açığa doğru görüyorsunuz haritada. Biz kıpkırmızıyız zaten de örneğin başta Almanya, Avrupa’nın tembellikle suçladığı Yunanistan, kuzeylilerden çok çalışıyor. Bulgaristan ise… Çok az. Bir açıklaması vardır herhalde (Haritada yazmıyor).

Tabii bir de esas kayıtdışımız var bizim.

bütün meselelerin anası

El Pais, İspanya’da gençlerin hızla sağa, en çok da aşırı sağa yöneldiğini gözlemiş ve bunu geniş bir dosya şeklinde haber yapmış. Gazete hem gençlerle konuşmuş hem de sebepleri derli toplu sıralamış. İyi de yapmış. İspanya’ya ve İspanya’daki hükümete yönelik şikâyetler dışında her yerde aynı mesele var. (Bu arada ‘aşırı sağcılaşan’, önce erkekler olmuş.)

Burada tabii bütün bu sebeplerle ‘sağa dönüş’ün şöyle tuhaf bir yanı da var: Aşırı sağ tepkiyi konsolide etse de bir çözüm üretmiyor. Türkiye özelinde de durum şu: Bizde zaten aşırı sağ hükümet var (isteyen yok diye kendini kandırabilir tabii) ve hiçbir çözüm üretmediği gibi, sorunun da kendisi zaten. Buna rağmen aşırı sağ neden bu kadar cazip? (Çok uzun tartışma ama bence cevap insanların başta sosyal medya yüzünden gerçekle bağlarını büyük ölçüde yitirmeleri).

El Pais’in sebepleri aşağıda:

Düzensiz göçün arttığı, entegrasyonun zayıf kaldığı ve suçun yükseldiği inancı.

‘Göçmenler daha çok yardım alıyor’ algısı ve kamusal kaynakların adaletsiz dağıtıldığı şikâyeti.

Konut krizi Düşük ücretler ve sınırlı kariyer fırsatları; iyi eğitim/özgeçmişe rağmen ekonomik güvencesizlik.

Eski düzeni sarsma ve iskemleyi tekmeleme arzusu.

Basit/sert çözüm vaatlerinin cazibesi.

Feminizm ve toplumsal cinsiyet politikalarına tepki (bazı genç erkek ve kadınlarda ‘aşırılık’ algısı).

Vergi yükü ve emeklilik sisteminin sürdürülebilirliğine dair kaygılar.

Sosyal medya etkisi (Gençlerin haber için büyük ölçüde sosyal medyaya dayanması; mesajların tekrar ile normalleşmesi).

Yerelde yaşam tarzı değişimleri (Özellikle küçük yerleşimlerde demografik dönüşüme ve “mahallenin değişmesine” duyarlılık).

*

Bütün bu sebeplerin arkasında tek bir sebep var aslında ve züccaciye dükkânına girmiş fil gibi her şeyi kırıp döküyor. Ve kocaman cüssesine rağmen ortalık yerde gizleniyor. O sebep de şu: Eşitsizlik, kaynakların her gün daha da adaletsiz dağıltılması. Bütün meselelerin anası bu. Her zaman da bu oldu ama bugün buna isyan edebilecek kitleler, nesilden nesile başka günah keçileriyle meşgul ediliyor.

mamdani notları

1.

New York’ta Mamdani, Hollanda’da Rob Jetten üst üste kazandı. Daha 40 değiller ve nispeten yolun başındalar, bu iyi. Ama yaşlı liderler olmalarından daha iyi anlamında söylemiyorum. TikTok biliyorlar falan diye de değil. Toplumla taze bir temasları var, bu açıdan iyi.

Siyaset henüz meslekleri olmamış. Çok kısa zaman öncesine dek sinemaya tiyatroya kafalarına göre gidebilmişler. Arabalarını kendileri kullanabilmişler. Tatile çıkmışlar. Bunu 70 yaşında yapan insan da kabulüm. Bu açıdan, liderinin toplumla rahatça teması açısından, benim bildiklerim içinde en gerideki ülke Türkiye. Bir de ABD vardır. Çok konuşulmaz ama toplumlarını anlatması yönünden çok belirleyici kriter.

2.

Kim kazanıyor kim kaybediyor konularının artık tek seçimde belirlenmediğini anlayacak kadar seçim gördüm. O meşhur ferasetten de biraz bulaşmıştır bence. Benim anladığım şu: New York’ta Mamdani kazandı ama Trump kaybetmedi hatta New York’ta bu kadar anti-Trump birinin kazanması, Trump seçmenlerini kenetlemiş de olabilir. Muhtemelen de öyle olacak. Ya da Hollanda’da Wilders kaybetti (kazançtan kaybetti diyelim) ama aşırı sağ kaybetmedi, hatta daha da güçlendi. Ama mesela sol ve sosyal demokratlar büyük kaybetti ve bunu söylemek o kadar seksi değil.

Biden kazandığında mesela Trump’ın sıfırlanması beklenirdi. Olmadı. Bilakis, onun o aşırı sağcı tabanı kenetlendi ve dünyanın en çıkarcı gruplarından olan cumhuriyetçiler de onlara yanladı. Çoğu yerde şu an sağ kazanıyor. Siyaset, eskisine pek benzemiyor.

Sağcıların, kaybetse de aynı isimlerle çok uzun dönemli oynayabildiği bir oyun haline geldi siyaset. Mağdur kartını, mağdur olsalar da olmasalar da çekiyorlar ve keyiflerine bakıyorlar. Bunu en iyi Türkiye’den biliyoruz.

Solun ne siyaseti ne tabanı böyle bir oyuna müsait. Bana göre solun yapabileceği tek şey sahiden solculuk yapması ve pazarlık yapmaması. Fabrikada, tarlada, kampüste. Sendikalarda ve sendikalarla. Kimlik siyasetini sağcılar da yapıyor ve işin acı tarafı ajite ede ede yaptığından daha başarılı oluyor.

3.

Son bir not… New York belediye başkanlığı makamı hakkında. Şüphesiz dünyanın en önemli kenti ama ilginçtir bu makam siyasi açıdan pek sonuç üreten bir makam değil. Nüfuz üretiyordur, ağırlık üretiyordur muhakkak ama New York’un belediye başkanlarının daha da yukarılara kendini attığını ben görmedim.

Eric Adams vardı en son; Bloomberg’i hatırlıyorum tabii. Rudy Giuliani vardı, epey de güçlü ve konuşulan, konuşturan biriydi. De Blasio vardı, sonra ne yaptı, onu da bilmiyorum. İstanbul’un, Londra’nın, Paris’in belediye başkanlığı sizi ülkenin zirvesine taşıyor ama New York gibi bir yerde bunun böyle olmaması ilginç. Valiler daha hızlı yürüyor. Hatta Trump örneği bir kenara, neredeyse sadece valiler ve senatörler yürüyor ABD’de.

Bakalım Mamdani ne yapacak?

ikinci dünya nerede?

Şimdi bir yazıya çalışırken uyandım. 

Birinci dünya, malum: Batı vs. 

Üçüncü dünya da malum: Biz ve benzerlerimiz.

İkinci dünya eskiden Doğu Bloku’nu ve Sovyetler Birliği’nin etkisi altındaki kuşağı tarif etmek için kullanılıyordu. Çin bu tarife dahil miydi, hatırlamıyorum. Sanmıyorum da. 

Üçüncü Dünya tarifi kaldı. Birinci dünya tarifi de kısmen kaldı. Bunlar biraz da mevkiler gibi. Birinci mevki, üçüncü mevki… 

Esas soru: İkinci dünya neresi şimdi?
Birinci dünya ya da? O kadar evsizle, yoksullukla ve yoldan çıkmış demokrasileriyle ne kadar birinci dünya bu ülkeler?
Çin nerede bu denklemde? Hindistan nerede? Güneyliler nerede?

Yeni tabirlere ihtiyacımız var. Eskilerini kırpıp yıldız yaparız artık.