faturayı kim ödeyecek, sofradan ilk kim kalkacak?

47 ülkeden oluşan En Az Gelişmiş Ülkeler Grubu… Çoğunluğu Afrika ülkesi. Asya’dan, Ortadoğu’dan, Pasifik’ten ülkeler. Yemen, Afganistan, Cibuti, Tuvalu… Hangileri olduğunu üç aşağı beş yukarı tahmin edersiniz.

Henüz biten iklim zirvesi COP26’da bu ülkeleri temsilen Bhutan konuştu ve şunları söyledi: “Biz dünyanın ısınmasına neredeyse hiç yol açmadık ama iklim değişikliğinin sonuçlarından en ağır biz etkileniyoruz.”

Dünyanın tepesindeki Bhutan’ın Himalayalar’daki kar kütlelerinin erimesi yüzünden başı dertte. Sellerle, heyelanlarla boğuşuyor. Pasifik’te adalar batıyor. Afrika’da Madagaskar’da insanın yol açtığı ilk kuraklık ve kıtlık yaşanıyor.

Son 170 yılda dünya karbon emisyonlarıyla 1.1 derece ısınmış. Grafiklerde kimin ne kadar rolü olduğunu görüyorsunuz. Birinci tablodakiler tarihi sorumlular. İkinci tablodakiler de geriye kalanlar. Biz de ikinci tablodayız. Her halükârda birinci tablonun tuzu daha kuru… Onların da başına iş açılacak ama birazcık kaçış payları var.

Dünyanın esas kavgasını işte bu tablo anlatıyor. Kaymağı yıllardır belli ülkeler yemiş, bu sırada karbonunu da salmış; sonra başkaları da sofraya ortak olmuş ama hesabı ilk önce en yoksullar ödüyor. Ödeyecek. Onlar sofradan kalkınca ancak, yeni bir kavga başlayacak.

***

COP26’nın finalinin basında nasıl karşılandığı ile ilgili buraya…

Finalde ne yaşandığıyla ilgili buraya…

kavimler göçü

Beyaz Rusya – Polonya sınırında, Avrupa’ya adım atmaya çalışan Iraklı, Yemenli, Afganistanlı hatta Sri Lankalı sığınmacılar… Filmde olsa böyle senaryo mu olur dedirtir ama yeni dünya bu anlardan ibaret. 

İspanyol gazetesi ABC ‘Avrupa duvarın arkasına geçiyor’ diye manşet atmış ama o duvar bu seli durdurmaz, durdurmayacak. Büyük bir hareketliliğin artık istim tuttuğu günlerdeyiz. Savaşlar ve otoriter yönetimler halihazırda insanları evinden barkından yurdundan ediyor; şimdi insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük krizi olmaya aday iklim krizinin olası etkileri de kapıda. Pentagon’un hazırladığı bir rapor, 2050’ye dek daha on milyonlarca insanın iklim değişikliği yüzünden başka yurtlara yöneleceğini ileri sürüyor. Sahraaltı Afrikası’nda, Güney Amerika’da ve Güney Asya’da yaklaşık 150 milyon kişi. Ortadoğu’da fosil yakıtların, dolayısıyla göreli refahın biteceğini ve bölgeyi susuzluğun vurabileceğini de resme ekleyin.

Tarih atlaslarında gördüğümüz Kavimler Göçü de böyle mi başlamıştı acaba?

yeni gazete: newsletter

Hayat karışık, haber fazla. Haber, artık çoğumuzun gazete okumamasına rağmen fazla. Sayıca. Her yerden link fışkırıyor. Gazetesiyle televizyonuyla eski medya yıprandı ama YouTube var, podcastlar var, platformlar var, tek tabanca haberciler var, sosyal medya üzerinden haber geçenler var, bloglar var, yatırım kovalayanlar ve bahis yapanlar için tüyocular var, daha neler var… Bir gazetenin departmanları internet üzerine dağıldı ve sonsuzla çarpıldı sanki. Bizler de Borges’in sonsuz kütüphanesine, muazzam bir haber evrenine yayıldık.

Ama vaktimiz yok. Azaldı vaktimiz. İnternetin sonsuz hayhuyu, gündelik hayatınkine eklendi ve çoğu zaman gündelik hayattan da çalarak kendini dayattı. Uykudan, dostluklardan, aileden çalarak… Oysa halen 24 saatimiz var. O artmadı. 

Vaktimiz yok, bu yeni dünyada ayakta kalmak istediğimiz için haber alma iştahımız da fazla; peki ne okuyacağız? Hangilerini? Üstelik ortada bunca yalan haber ve komplo teorisi gezerken, doğruyu yanlıştan ayırmak bunca zorlaşmışken, okuduğumuzdan, seyrettiğimizden nasıl emin olacağız?

Eski usul gazeteler, haber bültenleri temel olarak birer kürasyondu ve şimdi tekrarlamak komik belki ama vaatleri şuydu: Bugün bu haberler önemlidir, sizin vaktiniz ve imkânınız olmadığı için biz bu haberleri sizin için topladık; sizler için kontrol ettik doğruladık, önünüze getirdik.

Şimdi tüm bu fonksiyonlar bizim üstümüze kaldı. Haberi seçme, doğrulama, tüketme… Kim, hangisini hakkıyla yapabilir? 

Bu yüzden rüzgârlar artık tersten esiyor. ‘Newsletter’lar yani bültenler bu yüzden güç kazanıyor. Bu güç öteden beri vardı ama artık makas değişiyor. Dışarıda, özellikle de Amerikan medyasında ‘newslettercılar’ epey rağbet görüyor. Bu işlerin piri Dave Pell, yıllardır neyi nereden ne zaman okumamız gerektiğini, kıyıyı köşeyi de tarayarak, güzel ve esprili diliyle bize aktarıyordu halihazırda. Ya da mesela New York Times’ın ücretsiz sunduğu günlük briefing’leri gazete kadar güzel. Daha onlarca, yüzlerce örnek var. Bizde de var. Serdar Kuzuloğlu örneğin yıllardır bunu yapıyor. Özgür Mumcu ve Eray Özer bir süredir yapıyor. Aposto var, onun bir dolu alt bülteni var. Dünyada olan Türkiye’de de var. Geri sayılmayız. 

Değişen şu: Artık bu iş genel toplamalardan çıkıp temalara inmeye başladı. Teknolojisi, siyaseti, kültür sanatı… Eskinin köşe yazarlığı formatıyla birleşiyor. Görüşlerine güvendiğiniz kişiler, belirli alanları tarayıp, buradaki yeni gelişmeleri, haberleri, linkleri kendi yorumlarıyla sunuyor. Gazetelerin yaptığı kürasyonları bir kişi tek bir alan için kendi üstüne alıyor. Üç kişiyi takip etmek, üç tematik gazete okumak gibi (iyilerse tabii ki). ABD’de çok büyüyen newsletterlar toplaması Substack bunun ete kemiğe bürünmüş şekli. Burada okurlar bir süredir tek tek kişilere, gruplara -parasıyla- abone oluyor.

Ama ben en çok eski medyadan, Atlantic Magazine’in son hamlesini önemsiyorum. Derginin internet sitesi (ki epey eski olmasına rağmen son yıllarda özellikle öne çıktı bence) dokuz iddialı yazarla, dokuz tema üzerinden dokuz newsletter başlattı. Bazılarını doğrudan Substack’den aldılar. Hepsi de gerçekten iyi. Bu newsletter’lar şimdilik ücretsiz ama ileride sadece abonelerine sunacaklar.

Newsletterlar daha da büyüyecek. Çünkü dedim ya, haber çok vakit az. Kafalarımız da giderek karışıyor. O karışıklığı giderecek insanlara ihtiyaç var.

Gazetecilere ihtiyaç var diyeceğim esasında ama dilim varmıyor.

PS: İleride, ilgi çekici newsletter’ları burada da yazacağım.

PS: Fotoğraflarla da yakında kaybettiğimiz Jean-Paul Belmondo’yu ve bir süredir hayatın içinde göremediğimiz o güzel gazeteleri anmış olalım.

istanbul düşerken

Dünyadan kopuk olmanın ne demek olduğunu anlatmak için arada bir hatırlatılır: İstanbul Kuşatması sırasında, din adamları meleklerin cinsiyetini tartışıyordu. Hayret ederiz sahiden de. Hem de o sırada? İstanbul düşerken?  

Biz Türkiye’de, dünyanın bir parçası olduğumuzu hepten unuttuk. Glasgow’daki iklim zirvesi COP26 ile ilgilenmiyoruz. Tüm dünyanın gözü orada ama bizim yalandan olsa bile umrumuzda değil. Bu yaz ormanlarımız çıra gibi yanmışken hem de…

Bu şaka falan değil. Artık uzun vadeli bir şey de değil. Gelecek geldi. Pasifik ülkesi Tuvalı’nun dışişleri bakanı Simon Kefe ülkesinin batmak üzere olduğunu anlatmak için dizlerine kadar suyun içindeyken İklim Zirvesi’ne bağlandı. 

Biz halen surların arkasında kendimizi güvende sayıyoruz. Ama şehir düşüyor.