Yeşilköy / Atatürk Havalimanı: Yıkımla biten modernleşmenin fotoğrafı

Atatürk Havalimanı’nı son derece anlamsız şekilde Millet Bahçesi’ne dönüştürecek ilk kazma vurulmuşken, ‘Yeşilköy’e son uçuştan önce Hürriyet Pazar’da yazdığım şu yazıyı da arşivden çıkarıp buraya alayım. Toplumsal hafızamız için çok önemli bir mekândı. Yeşilköy/Atatürk… Sıradan asla değildi. Türk modernleşmesinin en güncel tarifi oradaydı. Yıkımla biten bir modernleşmenin fotoğrafı….

***

Atatürk Havalimanı’nın 05/23 numaralı pistine son defa inerken gözleri dolmayan bir Türk pilot var mıdır? Kolay değil, yılların anısı, telaşı, heyecanı… Teker piste son defa değiyor ve her şey birer anıya dönüşüyor…

Britanyalı yazar Alain de Botton, Londra’nın Heathrow Havalimanı’nda geçirdiği günlerden sonra kaleme aldığı ‘Havaalanında Bir Hafta’ isimli kitabında şöyle yazar: “Bir Marslı medeniyetimizi tanımak için tek bir yeri ziyaret etmek isteseydi onu bir havaalanına götürmek yeterdi. Teknolojiye duyduğumuz sadakatten doğayı tahrip etmemize, karşılıklı iletişimimizden seyahat etmeyi romantikleştirmemize kadar her şeyi bulabilirdi burada.”

De Botton’un misafir etmek istediği Marslı’yı alıp Atatürk Havalimanı’na götürseydik ya da onun belgeselini izletseydik bizler hakkında ne düşünürdü acaba?   

Evvela (hele dünyanın diğer birçok havalimanını da görmüşse) sıcak ve samimi bir evimiz olduğunu düşünürdü herhalde. Sonra da bu evin ‘İç Hatlar Terminali’ adını verdiğimiz odasında, pek kaç göç olmadan, çocuk çombalak, diz dize, bir arada yaşadığımızı anlardı. ‘Dış Hatlar’ dediğimiz bir başka odayı da kendimizden çok misafirlere ayırdığımızı, orayı daha ferahfeza bir yandan da protokol gözeterek tutmak istediğimizi varsayardı. Haksız mı? Atatürk Havalimanı’nın ‘Dış Hatlar’ı, İç Hatlar’la kıyaslarsak Anadolu evlerinin ‘misafir’ odalarına benzemiyor muydu? Hani üzerine örtü serilen; kapısı, konu komşu ziyaret ettiğinde bile değil, ancak uzaktan birileri geldiğinde açılan…   

Bu hep böyle değildi. Özellikle de, ‘Yeşilköy’ Havalimanı, 1985’te ‘Atatürk’ adını alarak, bir anlamda yeniden açılmadan önce, hayat hem çalışanlar hem yerli ve yabancı yolcular açısından daha zordu. ‘Misafir’ odası falan yoktu bir defa. Herkes olanla idare ediyordu. Hizmetler yetersiz, terminal tıklım tıklımdı; teknolojik olarak da Batılı muadillerinin gerisindeydi. 1970’lerin sıkıntılı politik ve ekonomik atmosferi, Yeşilköy’de de kendini gösteriyordu. 1971 yılında uygulamaya konulan, mimar Hayati Tabanlıoğlu’na ait yeni master plandaki iyileştirmeler, Türkiye’nin içinden geçtiği finansal darboğaz nedeniyle bir türlü hayata geçirilemedi. Planda dört yeni terminal binası öngörülüyordu; eski pist yeniden yapılacaktı, ek binalar devreye girecekti. Olmadı. 

Bir yandan ihtiyaç da giderek artıyordu. Gurbete çalışmaya giden işçilerimizin eli biraz para tutmaya başlamıştı; memlekete gelip giderken artık uçak da tercih ediyorlardı. Yeşilköy’ün yükü ağırlaşmıştı ama ne terminal binaları ne yenisi 1972’de açılan iki pist ihtiyacı karşılıyordu. Meselenin vehametini, 1970’te havaalanını teftişe giden İstanbul Valisi Vefa Poyraz’ın gazetecilerie verdiği beyandan anlayın: Durumu fevkalade perişan buldum!

Değişim, yüzümüzü dışarıya döndüğümüz 1980’lere sarktı. Memleketin tarihiyle paralel olarak, önce 1970’lerin kavgası, sonra 12 Eylül’ün boğucu ortamı atlatıldıktan sonra, Türkiye, dünyaya daha derli toplu bir havalimanı sunabildi. Turgut Özal’lı yılların sonuca dönük pragmatizmi burada da işliyordu. Havaalanın ismi değişmeden iki yıl önce, 1983’te, Dış Hatlar Terminali, İç Hatlar oldu. Misafirlerimiz ve yurt dışına gidip gelecekler içinse yeni terminal binası yapıldı. Havaalanı da memleket de toplum da rahatladı. 

Nasıl rahatlamasın? Bir defa, “Aman elaleme rezil oluyoruz” endişesi biraz olsun azaldı. Türk ailesinde bu vardır; kendi mutsuzluğunu, bu mutsuzluğun duyulmasından daha az önemser. 1980’lerden bu yana gazete haberlerine göz attığınızda, zaman zaman meseleye bu açıdan da yaklaşıldığını görüyorsunuz. Eh, sonuçta ‘İstanbul’un dünyaya açılan kapısı’ daha derli toplu olmalıydı.

2000’de yine Dış Hatlar Terminali’nin yenilenmesi de herhalde bu kolektif kaygının sonucuydu. Halbuki aynı yıllarda yeni havayollarının da serpilmesiyle iç hat yolculuğu patlamıştı.  Sonuç değişmedi; ailedeki küçük çocuğun büyüğün eski kıyafetlerini giymesi gibi, iç hatlar yolcusuna da, yine dış hatların eskiyen cicileri verildi. Ama bu da yetmedi. Turistler ‘perişan’ olmaya devam etti. Üstüne, hacı adaylarının da giderek artan oranlarda havayolunu tercih etmeye başlaması, dış hatlar çilesine yeni bir boyut ekledi.

Ama ‘toplumun aynası’ olması beklenen Yeşilçam bu kaygıyı bizlere hiç hissettirmiyordu. Belki beyazperdede bu tür bir çileye gerek duyulmuyordu. Nasıl 1970’lerin Ertem Eğilmez filmleri, seyircisine o dönemde yaşanan büyük toplumsal kutuplaşmayı aksettirmediyse, Yeşilçam da, hele yine 1970’lerde, İstanbul’un tek havaalanının ne büyük derbederlik içinde olduğunu bizlere anlatmadı. Orayı hep derli toplu gösterdi. Çünkü havaalanı o yıllarda zenginliğin simgesiydi. Batı’ydı. Avrupa’ydı. Çabasız şıklık, tatlı bir ferahlıktı. Hem varsıllığı hem medeniyeti aynı anda anlatacak daha iyi bir sembol yoktu ve o sembol de ancak Avrupa söz konusu olunca (ABD bile değil) işe yarıyordu. Öyle ki o filmleri izlediğinizde Yeşilköy’den sadece Avrupa’ya gidilip gelindiğini sanırdınız. Sanki Doğu’ya ancak atadan dededen kalma yöntemlerle ulaşılırdı. Mesela İran’a gitmek isteyen Topkapı Otogarı’nın yolunu tutabilirdi. Uçmak başka bir şeydi! Uludağ Sözlük isimli internet forumunda, bir kullanıcının isabetle belirttiği üzere, Yeşilçam, Yeşilköy’den Avrupa’ya uçardı. Hem de ilk uçakla! Bu filmlerde nedense ülkenin ismi zikredilmez ama kararın gerekçesi keder de olsa neşe de, ivedilik muhakkak ‘ilk uçakla’ diyerek belirtilirdi:  “Kararımı verdim, ilk uçakla Avrupa’ya gideceğiz sevgilim!” 

Artık İstanbullu ilk uçakla nereye gidecekse ya şehrin adını taşıyan yeni havalimanına ya da dünyanın ilk kadın savaş pilotunun ismiyle anılan, ‘karşıdaki’ Sabiha Gökçen’e yolunu düşürecek. Çünkü uluslararası otoritelerce dünyanın iyi havalimanları arasında gösterilen Atatürk Havalimanı’nın şehre yetmediğine kanaat getirildi. Böylece dünyanın en görkemli inişlerinden biri (Marmara üzerinden, hele de geceyse gemilerin ve teknelerin ışıkları eşliğinde) de tarihe karışmış oluyor. Ne yalan söylemeli, sitelerin, apartmanların hemen üzerinden, şehrin orta yerine inmekten kaynaklanan tedirginlik de bir yandan ortadan kalkıyor. 

Dahası var: Gurbetçilerin ilk oyları kullanma klasiği başka yerde yaşanacak. Zaten tadı kaçmıştı; gurbetçiler oylarını eski kadar açıklamıyor, yurttakilere bir seçim anketi zevkini yaşatmadan ortadan yok oluyorlardı. Sadece onlar mı; kamusal mekânların tadı tuzu şöhretler de havalimanında izini kaybettirir olmuştu. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren VIP kapılarından geçip gidiyor, eşofmanları, güneş gözlükleri ve beyzbol kepleriyle, Atatürk Havalimanı’nın hakikaten örneği az görülen ayrıcalıklı ‘lounge’larında oturuyor, halka karışmıyorlardı. 

Dönelim şu meraklı Marslımıza.. Bu uzaylı arkadaş, bir şekilde Atatürk Havalimanı’nın son faaaliyet gününe gelseydi, terminalden çıkar çıkmaz, eminim şunu derdi: “Burasını da amma duman altı yapmışsınız kardeşim.” Ayrıca yine haklı çıkardı. Sonra da gider gezegeninde, “Türk gibi sigara içmek diye bir şey var” diyip bizleri uzayda bile kategorize ederdi. Atatürk Havalimanı’nın yaşantımızı böyle gündelik detaylara dek tanımlayabilme gücü vardı.

Bakalım, İstanbul Havalimanı bizi bu kadar anlatabilecek mi?

*

PS: Nisan 2019 / Hürriyet Pazar

endişe günü

Avrupa gazetelerinin manşetlerinde tanklar yürüyor. Hem de Barış Günü’nde.

Bugün Avrupa Günü’ydü. Siyaset Bilimi öğrencileri aşinadır; Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schumann, 72 yıl önce bugün yayımladığı deklarasyon ile Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’nin kurulmasını önermişti. Kuruldu. AB de onun temelleri üzerinde kuruldu. Şu an ciddi sarsılmış görünen Avrupa fikri işte bugüne bağlanıyor.

Ama bugün bir yandan da Rusya’nın Zafer Günü. Rus ordusunun İkinci Dünya Savaşı’nda Nazileri dize getirmesi, 1960’lardan bu yana Moskova’daki o meşhur törenlerle kutlanıyor. 9 Mayıs’ta. Avrupa’nın kalanı özgürlüğünü 8 Mayıs’ta kutluyor; zaman farkından dolayı (o zaman öyleydi belli ki) Rusya 9 Mayıs’ta.

Bugün ilk defa Avrupa günü ve Rusya’nın zafer günü bir düelloya tutuştu. Gün, Avrupa için bir endişe gününe dönüştü.

Manşetlerden okunan bir endişe…

iki fransa

Pazar gününün seçimleri bir süredir gelişmekte olan bir fenomenin altını çizdi. Artık iki Fransa var. 

Dahası: Bu ikili yapının tüm Avrupa’ya söyleyecek bir sözü var.  

Seçim analizinde Le Monde, Victor Hugo’nun bir şiirinden alıntı yapıyor. Hugo, “Atış öyle yakından geçti ki şapkayı düşürdü” demiş. Le Monde da bu dizeyi alıntılayıp diyor ki; “dikkat edin bir dahakine kafa gitmesin.” Macron’un aldığı yüzde 58, 55 çok yüksek bir oy oranı gibi görünebilir ama Fransa’da hele de bu seçim özelinde çok da iyi karşılanmıyor. Burun bükülebiliyor. 

Çünkü bu iki Fransa’dan biri, seçimi kaybeden Marine Le Pen’in Fransa’sı ama diğeri yeniden başkan olan Macron’un Fransa’sı değil. Bu, Le Pen’i asla istemeyenlerin Fransa’sı. Macron’un ötesinde bir Fransa. Merkez sağ, merkez sol, merkez, aşırı sol, göçmen, Müslüman bir Fransa bu. Eğitimli, okumuş yazmış, kısmen zengin, kısmen işçi ve memur bir Fransa. Ama her şeyden önce şehirli bir Fransa. 

Şimdi gelelim diğer Fransa’ya.

Le Pen yüzde 41,45 aldı. Yani Fransa’da, baba Jean Marie Le Pen kimliğinde piyasaya çıktığında şok yaratmış olan aşırı sağ artık realite. En güçlü ikinci parti. Hatta Macron’a normalde asla oy vermeyecek sol unsurların ikinci turda “Le Pen gelmesin” diye, gönülsüz bir şekilde sandığa gittiği düşünülürse, realitede birinci parti. Daha organik olan parti. Taşranın partisi. Taşranın ittifakı. Köylülerin ve kısmen işçilerin ittifakı. Sisteme güvenmeyenlerin, bunlar arasında da özellikle işsizlikle sınanan gençlerin ittifakı. 

Ama henüz şehirlerde etkili olamayan bir ittifak. Son seçimlerde, bu ‘ikili Fransa’ya dair çıkan ilginç bir sonuç var. Macron ikinci turda, Paris’teki oyların yüzde 85,1’ini aldı. Başkentin bütün semtlerinde, bütün oy istasyonlarında yarışı kazandı. 

Fransa’nın kalan bölgelerinde, o derin Fransa’da neler yaşandığını siz düşünün. Gerisi büyük oranda Le Pen’in Fransa’sı artık. 

Bunun çok vahim bir sonucu var: Le Pen’in partisinin kimlik politikaları o denli yoğun ve korkutucu olmasına rağmen, normalde bunları hoş bulmayacak kişiler bile artık bu durumu umursamıyor. Ya da aşırı sağın ‘aşırı’ kısmı, Fransa’da artık umursanmıyor.  Le Pen, seçim sonrası konuşmasında “Zafer kazandık” dedi. Haksız değil, aşırı sağın Avrupa’da geldiği zirve bu.

Bunun tüm coğrafyaya etkisi olacak.

Fransa tek başına bir ülke değil. Le Pen de tek başına bir siyasetçi değil.

Bugünün dünyasında hiçbir toplum bir ada değil. 

halk aslına bakmaz

Ara ara burada yer veriyorum; Falih Rıfkı’dan güçlü bir pasaj daha. Bugün herkes iktidardan haklı olarak şikâyetçi ama bu iktidar gidince neler nasıl olacak? Yüz yıl önce yüz yıl sonra hayat da insan da aynı…

Boğaziçi’ne gidenler Beylerbeyi Sarayı önünden geçerken hangi odasında oldugunu bilmedikleri Sultan Hamid’in hayaletini ararlardı. Halk için ne olmuşsa, o başımızdan gittiği için olmuştu. Aslına bakarsanız devlet Hamid devrinde, dağılmak için bir vuruş yetecek kadar çökmüştür. Fakat halk aslına bakmaz, olmuş olana bakar.

İmparatorluğun Batış Yılları, Falih Rıfkı Atay

hileler kitabı

Bugün iktidarını kaybetmemek için seçimlere girecek olan Macaristan Başbakanı Viktor Orban şöyle biri (NY Times’dan aktarıyorum): 

Koronavirüsün ilk dalgaları Avrupa’yı, bu arada Macaristan’ı da vurmaya başladığında, hükümet bir websitesi kurdu. Site, vatandaşlara pandemi hakkında sürekli güncelleme mailleri gönderiyordu. Testler nerede olacak, aşılar nerede yaptırılacak, virüs ne durumda?

Macaristan halkı pandemiyle muhasebesesini o site üzerinden tuttu. 

Aynı site kullanıcılarına yani neredeyse tüm Macar halkına, geçen ay şöyle bir iddia içeren bir mail gönderdi: Muhalefet ülkeyi Ukrayna’da bir savaşa sürüklüyor. 

Sağlık için kurulan, insanların canını korumak için başvurduğu siteden devlet imkânlarıyla gelen mail işte bu. Dümdüz usulsüzlük, dümdüz hile, dümdüz haksız rekabet… 

Seçim kaybetmemek için seçim kanunlarını yeniden yazan, yeniden yorumlayan, çarpıtan, kendine yontan veya yok sayan bir lider bugünkü seçimlere, daha bir dolu numarasının yanında işte böyle giriyor. 

Bizlerin de epey aşina olduğu hileler kitabına yeni sayfalar ekliyor.