Brezilya’nın başkanı ve dünyanın en hakikate sığmaz insanlarından Jair Bolsonaro, Eldorado isimli (evet, Eldorado) minik bir kasabada büyümüş.
Ve gençliğinde futbolcuymuş.
Keşke futbolcu kalsaymış. Keşke gençliğinde futbol oynayan her siyasetçi o işte kalsaymış. Hele Türkiye’de.
*
Brezilya’da ekimde seçimler var. Ultramuhafazakâr Bolsonaro’yu bağrından çıkaran Eldorado’da bu defa ülkenin eski başkanı-yeniden başkan adayı Lula’nın kazanması bekleniyor.
Futbolcu siyasetçiler devri tüm dünyada bitiyor sanırım.
Fransa’da aylara yayılmış seçim sezonu nihayet bitti. Sezon finalinde Macron, nihayet birleşen solla, yıllardır uygun fırsatı kollayan aşırı sağcılara yenildi.
“Tokat” diye manşet atmış Liberation. Macron iki yıl evvel halkla selamlaşırken bir vatandaştan gerçekten tokat yediği için bu onun üzerine yapışan bir mevzuya döndü. Şimdi gıcıklık zamanı demiş, hançeri çevirmiş içeride gazete.
Fransa’da Macron’un merkezi (Ensemble) birinci, sol koalisyon (Melenchon liderliğinde Nupes) ikinci, aşırı sağ da (Marine Le Pen’in Ulusal Cephesi) üçüncü sırada. İkinci ve üçüncüler bu beş yıl içinde merkezi hapır hupur yer.
Macron’un partisi artık parlamentoda çoğunluk değil, yasama için sürekli ittifak arayışına girecek. Artık arada bir solcu taklidi yapmasına da gerek kalmaz, peşine düşeceği ittifaklar merkez dediği ‘şey’in, aslında ‘sağ’ olduğunu gösterecektir. Dünyada her yerde olduğu gibi.
Fransa’da seçimlerden çıkan meclis aritmetiği bizim Haziran 2015’i andırıyor. Erdoğan, o zamanki parlamenter rejimde CHP’ye koalisyon kurma yetkisi vermeyip ülkeyi yeni seçimlere götürmüştü. Fransa’da koalisyon olmayacak ama başkanlık sisteminin bu aritmetikle haline bakarız.
Bizde gelecek seçimlerde de böyle bir meclis yapısı yeniden çıkabilir. O açıdan Fransa bizim için laboratuvar olacak.
***
PS: Instagram’daki ‘story’de kalmasıncılık’ gibi, kendi kendime “bunlar tweetlerde kalmasın” diyerek, Twitter’da yazdıklarımı buraya aldım.
“Bizim Aile” filminde Münir Özkul’un yani Yaşar Usta’nın zalim fabrikatör Saim Bey’e “Sen mi büyüksün ben mi büyüğüm” diye attığı tiradı severiz.
Türkan Şoray’lı Şener Şen’li “Sultan” filminde, Sultan’ın yani Türkan Şoray’ın, halkı evlerinden çıkarmak için zenginlerle işbirliği yapan muhtara “Ben burayı dişimle tırnağımla yaptım, kolaysa gel çıkar” demesini de severiz.
Ya gerçekte?
Şimdi İstanbul’un orta yerinde, bu ekonomik krizde, insanları evden çıkarmak için elektriği suyu kesmek nedir?
Riskli alan ilan edilmiş bir mahalle. Ama bir yandan da önceki belediye başkanı tarafından “Orasını Champs-Elysees yapacağız” denilmiş bir mahalle. Süreçten büyükşehir belediyesi nedense çıkarılmış. Beyoğlu Belediyesi götürüyor. Şehrin fena halde ortası.
Güzel bir soru: Bir başbakanın telefonuna gelen mesajlar sahiden onun mudur?
Peki bu mesajları bir başkasına göndermek, arşivlemek veya silmek onun tasarrufunda mıdır? ABD’de bu soru Trump gelene dek sürekli tartışılırdı. Verilen cevap da hep aynıydı: Hayır o mesajlar onun değildir; arşivlemek ve silmek de onun tasarrufunda değildir. Bunlar devletindir.
Trump sırasında da tartışıldı elbette ama o yönetim kaosu sırasında bu sorular duyulmadı bile.
Şimdi Hollanda’da dördüncü defa kabine kuran başbakan Mark Rutte üzerinden bu tartışma Avrupa’ya da taşındı.
İlginç bir olay: Meğer Rutte’nin bir akıllı telefonu yokmuş ve eski bir Nokia kullanıyormuş. Telefonun hafızası da yetmediğinden çoğu mesajı siliyormuş. Hangilerini? Eh, kendi tasarrufundakileri. Bu işi Volkskrant gazetesi ortaya çıkarınca skandal da patladı. Siyasetçiler Rutte’ye güvenmediklerini ilan etti.
Netice: Rutte rakibi siyasetçilere resmen gönül koydu.
Bir de akıllı telefon almaya karar verdi.
Ama soru aynı: Bir başbakan kendi telefonun sahibi midir?
*
PS: Karikatür, Hajo’nun (NRC gazetesi). Nokia’nın şimdi tarih olmuş o meşhur yılanı.