duvar

Eskilere döndüm bugün. Öteyi beriyi karıştırırken şu notlarımı buldum:

Tom Vanderbilt’in New York Times’ta yazdığı The Walls in Our Heads isimli makalede okumuşum:.

Berlin Duvarı, yıkıldıktan sonra bile insanların zihninde yaşamaya devam etmiş. İki Alman şehri arasındaki mesafenin, birisi Batı diğeri doğudaysa, normalde olduğundan daha uzun olduğu düşünülüyormuş. Batı’daki ya da Doğu’daki iki şehir arasındaki mesafelere kıyasla… İlgili kişi Almanya’nın birleşmesinden hoşnutsuzsa bu mesafe daha da uzuyormuş. 

İnsanız. Bazen çok fazla insanız. Hepi topu bu kadarız.

tarih sona erdi mi?

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından “Tarih sona erdi” diyenler çıkmıştı. Buna göre Batı’nın liberal demokrasileri, tarihin o büyük yürüyüşünün nihai noktasıydı ve dünyanın geriye kalanı da yüzünü onlara dönecekti. Bugünkü dünya bize bu resmi göstermiyor. Batı’da bile. Hele Gazze’nin üstüne bombalar yağdığı ve Batı demokrasilerinin buna pek ses çıkarmadığı bu son günlerde…

8 Kasım 2023’te Gazete Duvar’da yayımlandı.

1.

Ben üniversite eğitimine, 1990’lu yılların sonunda başladım. Soğuk Savaş sonrasında dünyanın yeniden şekillendiği bir dönemdi. Eski aktörlerin ne yapacağı, devreye yeni aktörlerin girip girmeyeceği belli değildi. Dünya çözülüyor muydu? Yoksa yeni bir kabuk mu tutuyordu? Ne devlet başkanları ne bizlere ders veren akademisyenler ne de dünyanın dört bir yanındaki yerel halklar gidişata bir anlam verebiliyordu. Herkes el yordamıyla ilerlemeye çalışıyordu. 

Yine de sınavlarda, dünyadaki gelişmeler karşısında uzun uzun değerlendirmeler yapmamız beklenirdi. Eh, gençlerden değerlendirme istensin yeter; yapardık biz de. İyi kötü ama heyecanla bir şeyler söylerdik. Neredeyse hep aynı cümlelerle başlardık:

Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle beraber… 

Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra… 

Çağ, bu cümlelerin ilk defa kullanıldığı çağdı. Hocalarımız bizlere, “bundan sonra şöyle olacak böyle olacak” demedi. Diyemezlerdi zaten. Siyasi tarihi, akımları, kavramları ve tartışmaları öğrettiler. “İlerisi için de bu araçları kullanın” dediler. Başka ne denebilirdi ki?

2. 

Başka şeyler diyenler çıktı. İddialı cümleler kuranlar…

Örneğin o dönemlerin en etkili siyaset bilimcilerinden Francis Fukuyama, “tarihin sonuna geldik” dedi. Hegel’in, Marx’ın tarih felsefesini alıp, tarihin geleceği son noktayı Batı’nın liberal düşüncesine bağlayan Fukuyama, Soğuk Savaş’ın bitmesiyle beraber Batı’nın çemberi dışında kalan herkesin bu düşünceye yöneleceğini öngörüyordu. 

Ne tarihin sonu geldi ne de dünya yüzünü tümüyle Batı’ya çevirdi. Fukuyama’nın tezini izleyen otuz yılda tarih, bazen beklendik bazen beklenmedik doğrultularda yürüdü durdu. 11 Eylül saldırılarını, Afganistan’ı, IŞİD’i, otoriter rejimlerin dünyanın her tarafında yükselişini gördük. Bu arada liberal rejimler de pek parlak sınavlar vermiyordu. Söz gelimi binlerce Amerikan yurttaşı, seçim kaybettiğini kabul etmeyen bir başkanın ardına takılıp Amerikan parlamentosunu bastı. 

Tarih akıp gidiyor; hiçbir zaman da bir noktada duracağını belli etmiyordu. Her zaman olduğu gibi..

3. 

Ama Fukuyama ve daha birçoklarının savunduğu “tarihin bittiği” düşüncesi, Batılıların zihin yapısı üzerinde bazı pürüzler bıraktı. Bir savaşın bittiği ve Batı’nın da bu savaştan muzaffer çıktığı o kadar yaygın bir kabul gördü ki, uzun süre sorgulanmadı. Halen de gereğince sorgulanıyor sayılmaz.

Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun çözülüşü muazzam bir güç boşluğu yaratmıştı. İki binli yıllara girerken hâlâ dolmayan bu boşluk, tarihin sonu düşüncesine uygun olarak tek kutuplu dünyanın ilânı olarak değerlendirildi. Batı demokrasileri, bu kutbun değerlerini gerektiği gibi tüm dünyaya taşıyacaktı. 

Ama olmadı.  

Olmadı, çünkü… Dünya tarihi hakikaten, hem de içinde yaşarken bir hüküm verecek kadar kısa değildir.

Şimdi başka bir dünya var. Pek de tek kutuplu görünmeyen, “tarihin sonuna geldik” cümlesinin kurulamayacağı, hakkında peşin hükümlerin zaten asla verilemeyeceği bir dünya. Zor bir dünya. 

Ama nasıl bir dünya burası?

4. 

Hindistanlı gazeteci ve yazar Pankaj Mishra, geçen haftalarda Der Spiegel dergisinde bir değerlendirme yayımladı.   Orada, dünyanın geriye kalanının Batı’ya nasıl baktığı yönünde bir okuma yapıyordu. Mishra makalesinde, Batılı siyasetçi ve gazetecilerin (daha geniş bir çemberde entelektüelleri kastettiğini düşünüyorum), Batı’nın kendine ait saydığı meselelerle uğraşmaktan, yani faşizme, Nazizme ve komünizme karşı bir mücadele yürütmekten, yirminci yüzyılın [Mishra’ya göre] esas büyük meselesini gözden kaçırdıklarını söylüyordu. Bu mesele dekolonizasyon… “Dekolonizasyon. Yani dünya nüfusunun büyük bölümünün ırkçı ve despot kolonyalizmden kurtulması. [Batılılar] dünyanın büyük bölümünün Batı egemenliğinden kısmen kurtulmasıyla, yeni düşünme biçimleri ve dünya görüşlerinin geliştiğini anlamadılar veya anlamak istemediler.Batı’nın İsrail’in tarafını tutmasına yönelik geniş reddiye de buna örnek.”

Mishra, makalesinde hakkında her geçen gün daha fazla yazılıp çizilen “Global South / Küresel Güney”in, yani Türkiye’nin de çoğunluk dahil edildiği Batı dışı ülkeler grubunun Filistin meselesinde nasıl tavır aldığını ve Batı’nın neredeyse tümüyle ve kayıtsız şartsız İsrail’i desteklemesini nasıl hazmedemediklerini anlatmış. Önemli ama bana göre bu da yeterince isabetli bir değerlendirme değil. Çünkü en başta Hindistan’ın başındaki Modi hükümeti İsrail’i desteklediği gibi, bu olaydan kendi Müslüman toplumunu nasıl yöneteceğine dair ilhamlar da çıkarıyor

Batı’ya bilenmiş, Batı’yı eskisi kadar önemli bulmayan, yüzünü Batı’ya dönmeyi gerekli görmeyen, Batı’nın değerler sistemiyle eskisi kadar haşırneşir olmak istemeyen bir ülkeler grubu var ama bunlar böyle düşünüyorlar diye İsrail’in karşısında da duruyorlar demek değil. Hindistan bu konuda iyi bir örnek. Tarih bitmedi, devam ediyor ama çıkarlar da devam ediyor. Yani Batı’nın güç kaybetmesi, dünyanın illa adil ve dengeli bir yer olacağı anlamına da gelmiyor. Tarih akıyor, dünya değişiyor. Hep olduğu gibi. 

Küresel Güney ve değişen pozisyonlar konusuna ileride başka yazılarda değineceğim ama bu tür sınıflandırmalarda gözden kaçan, hep aksayan bir yan olduğunu da söylemeli. Ülkeleri aktörler olarak sayıyoruz ama halklar ne diyor? İsrail-Filistin meselesinde esas hattı bence halklar çiziyor. Güney’de, Kuzey’de, birçok yerde halklar ayakta. Londra, herhalde Kuzey’in başkentidir; İsrail’in zulmüne karşı en büyük yürüyüş orada yapıldı. Yine Hamas’ın gaddarca saldırısı, Kuzey’inden Güney’ine milyonlarca insan tarafından lanetlendi. Halklar tavır alıyor, sözünü söylüyor. 

5. 

Bu son günler bize Batı’daki çok ilginç bir gelişmeyi gösterdi. Hükümetler ile halklar arasında makasın bu denli açıldığını görmemiştik. Gazze’ye bomba yağdıkça başkentleri saran protestolar, dünyadaki bir yaranın geriye kalanı da acıtabildiğini gösterdi. Ne işe yarıyor, bir işe yarıyor mu, bir sonuç alınacak mı, herhalde yakında göreceğiz ama şunu biliyoruz, ne dünya ne de halklar, Batı’nın çizdiği resimdeki gibi görünmüyorlar. Artık bu çok açık.

İleride nasıl duracaklar, nerede duracaklar, bunu bilmek de kolay değil. Dünya çözülecek mi, yeni bir kabuk mu tutacak?  Umalım ki vicdanlı insanlar her koşulda daha çok ses çıkartır. Tarihe gelince… Onun nasıl ilerleyeceğini bilmek daha da zor. Ama dünyaya yine de bakmamız nasıl. Kendimiz ile dünya arasına bir hiza çizmemiz lazım. Nasıl yapacağız?

Bir güzel yolu, yazar, ressam, sanat eleştirmeni John Berger (1926-2017) söylemişti. “Tarih bilinciyle bakıyorum dünyaya” diyordu. Marksist tarih bilinciyle… “Marx okumak, bana tarihi anlamamda çok yardımcı oldu; bu sayede tarihte nerede olduğumuzu ve geleceği insanın vakarı ile adalet açısından nasıl tasavvur etmem gerektiğini de anladım.”

Anlamaya başlamak ve hiza çekmek için güzel bir yer… Çünkü, tarih bitmedi. 

ne olduğunu söylemek

Batı’da tarafsız bir yayıncı bulmak zor. Bu konuda en üste Fransa’nın Liberation’u yazılır bence. 7 Ekim saldırılarının sonrasında iki yayın…. İki tarafın trajedisi de kapak.

Gazetecilik son kertede “ne olduğunu” söylemektir. Tam şu anda ne oluyor?

Bunu sorabilmek, söyleyebilmek en zoruymuş.

Hollandalı sosyalistler soruyor: Yoksulluk artıyor peki sol neden yükselmiyor?

Hayat değiştikçe, teknoloji değiştikçe, üretim araçları değiştikçe, üretim hızı ve yöntemleri değiştikçe, kuşaklar değiştikçe, üretime, emeğe ve sola ilişkin algı da değişiyor. Emeğe yabancılaşma keskinleşiyor. Avrupa’da böyle. Mesela solun daha yeni seçimlerde sürklase olduğu Yunanistan’da böyle. Türkiye’de de böyle. Ama neden böyle?

Gazete Duvar’da 27 Eylül 2023’te yayımlandı.

1.

Hollanda’nın NRC gazetesinde tam sayfa bir haber. Sosyalist Parti’nin (SP) Kongresi’nden izlenimler… Başlık manidar: “SP’de ümitsizlik. Bunlar bizim konularımız, peki başarı nerede?”

“Bizim konularımız” diyenler partililer, “konularımız” dedikleri de yoksulluk ve geçim sıkıntısı. Gazete, meseleyi bir cümlede özetlemiş: Yoksulluk ve alım gücü gibi Sosyalist Parti’nin sürüklediği konular nadiren bu kadar gündem olur ama parti yine de eriyor. Bu nasıl mümkün olabilir? 

Gazeteye bakılırsa bunu partililer de anlamıyor. Yıllardır varlığını duyurmaya çalıştıkları tehlikeler artık son derece görünür halde ama oylar yine de başka yerlere, hem de temel dertleri bu konular olmayanlara kayıyor. Oylar, Yeşilller’e, liberallere, sosyal demokratlara, bazen düpedüz sağda konumlanmış yerel öncelikli partilere gidiyor. Meclis seçimlerinde parti yıllardır sandalye kaybediyor. Neden?

Sosyalist Parti, Hollanda’da bunun muhasebesini yapmaya çalışıyor ve kurdukları ortaklıklardan güncel meselelerdeki siyasi tutumlarına bir çok noktayı gözden geçiriyorlar. “Biz nerede yanlış yaptık” diyorlar. 

Bu elbette çok büyük bir soru; o kadar büyük ki, bana göre sol perspektif adına en az hata yapanlardan Sosyalist Parti’nin bile boyunu aşıyor. Hollanda’yı da aşıyor hatta. Bu, bütün Avrupa’da, dünyada hep sorulması gereken, cevabı da yine bana göre apaçık meydanda olan bir soru.

Apaçık dediğim cevap şu: Hata, solun, işçiden emekçiden, emek siyasetinden giderek uzaklaşmasında. İşçi sınıfının, kendi emeğine yabancılaşmasının araçlarından biri olmasında. Haklar özgürlükler mücadelesine bütün cephaneyi yığıp, üretimden gelen gücün hiç aşınmaz olduğunu zannetmesinde, hatta belki onu önemsememesinde. Sosyalist partiler bir kenara; özellikle merkez solu tutanların, sol liberallerin, yeşillerin, sosyal demokratların emekle ilgili tasarruflarının neredeyse sıfıra inmesinde.

Yıllardır örgütlü solu diri tutmak için çalışan çabalayan söz söyleyen fedakârlık yapanları kastetmiyorum elbette, çünkü onlara sadece şapka çıkarılır; ben özellikle iki binli yıllarda değişen dünyayla beraber yaşanan bir algı değişiminden bahsetmek istiyorum. Bu sorunun boyu bir partiyi aşıyor demem ondan.

Hayat değiştikçe, teknoloji değiştikçe, üretim araçları değiştikçe, üretim hızı ve yöntemleri değiştikçe, kuşaklar değiştikçe, üretime, emeğe ve sola ilişkin algı da değişiyor. 

Hollanda’da böyle. Mesela solun daha yeni seçimlerde sürklase olduğu Yunanistan’da böyle. Türkiye’de de böyle.  

2.

Bizi toplumsal hayatta ayakta tutan iki unsur var. Sosyal, demokratik ve laik olduğunu anayasayla tespit etmiş bir devletin yurttaşlarıyız. Yine anayasal bir ifadeyle herkesin birbirine eşit olarak yararlandığı belirlenmiş hak ve özgürlüklerimiz, hukukla teminat altında. En azından bizi bağlayan hukuki metinler bunu söylüyor. Birinci dayanağımız bu. 

Bir de üretimden gelen gücümüz var. Çalışıyoruz, üretiyoruz; bu toplumu var ediyoruz. Kol işçisiyiz, memuruz, gazeteciyiz, veznedarız, balıkçıyız, köylüyüz, tezgâhtarız, yöneticiyiz; yaptığımız her iş, her şey bu toplumu, toplumsal sözleşmeyi, nihayet devleti mümkün kılıyor. Kısacası, emeğimiz, bu emekle yaptığımız iş bölümü var diye toplum var, devlet var. Gücümüz bu. Her şeyi kapsayacak, değiştirecek, yeniden başlatacak veya koruyacak bir güç. Bu da diğer dayanağımız. 

Haklarımız, özgürlüklerimiz ve üretimden gelen gücümüz… İlki de zaten ikinci sayesinde var. Yakınçağ’daki her gelişmenin, imparatorlukların, çarlıkların yıkılmasının; parlamentolarının kurulmasının, halkın kendi adına söz söylemesinin çeşitli yollarını bulmamızın Sanayi Devrimi’yle at başı gitmesi bir tesadüf mü? İşçilerin bir araya gelmesinin ardından, sömürü koşullarının, insanın insana kulluğunun hem ekonomik hem siyasi planda sorgulanması, bunun teorisinin kurulması tesadüf mü? İlk fabrika prototipinin 1721’de İngiltere’de Derby şehrinde kurulması, ondan üç yıl sonra, 1724’te Immanuel Kant’ın Almanya Königsberg’de (şimdi Rusya toprağı) fabrikalı bir dünyaya doğması, 18’inci yüzyılın ikinci yarısında Kant’tan etkilenen Hegel’in çıkması, 19’uncu yüzyılın bir çocuğu olarak Marx’ın doğması, tüm bu zincir tesadüf mü? Nihayet bir elli yıl sonra da Lenin’in belirmesi… İlk fabrika ile Bolşevik Devrimi arasında iki yüz yıl bile yok. Ama sapasağlam bir zincir var. 

Bu zinciri üretimden doğan güç mümkün kıldı. Aynı güç, dünyanın her tarafında o güne dek başkasının kulu kölesi olmuş insanları ayağa kaldırdı. Onlara hak ve özgürlükler verdi. 

Ama bugünün siyasetinde bu güç ne kadar az görünüyor. 

İnternet çağında üretim araçlarının değişmesi, değişmese bile değiştiği vehmine kapılınması bir faktör. Sovyetler Birliği’nin çökmesi, Berlin Duvarı’nın yıkılıp Doğu Bloku’nun dağılması da bir başka faktör. Neticede yıkılan emekten doğmuş bir rejimdi. 

Sonuçları oldu. Dünyanın her yerinde üretim araçlarına sahip olanları, onları ele geçirenleri zil takıp oynatan sonuçlar… Hiçbir şey olmadıysa, sendikal hareketler geriledi. İnsan emeğine yabancılaştı. Kendini işçi olarak görmeyen yeni kuşaklar, emekleri üzerine hiç konuşmamaya başladı. Emekten doğan güç görünmez oldu; emeğin siyaseti de ikinci plana atıldı.

Şimdi en görünür yerlerde, parlamentolarda ve medyada sol üstüne söz söyleyenler, emek siyasetini değil, hak ve özgürlükleri önceliyorlar; ikincisiyle yetiniyorlar. İkincisinin yanlış bir mücadele olduğunu söylemiyorum ama ilkinin yokluğundan daha büyük bir hata yok. İlki niye yok sahi?

Biraz kaba bir ayrıştırma olacak ama konuyu biraz daha açmak için yapacağım: Emekten doğan gücümüz bedenimizse, hak ve özgürlükler ruhumuz. İlkini güçlü kılmadığımız zaman, zorbalarla dolu dünyada dayak yiyip duruyoruz ve ruhumuz da zedeleniyor. Sendikal hareketin olmadığı bir dünyada hak ve özgürlüklerin bunca zarar görmesi, aşınması ve nihayet hukuk yoluyla, her zaman hukuk yoluyla, görünürde hukuk yoluyla elimizden bir bir alınması bir tesadüf mü? Sermaye dostu sağ liberallerin mücadele alanını hep kimlik meselesinde, toplumsal kutuplaşmada tutması tesadüf mü? Bizi ayakta duran iki unsurdan birini önemsemediğimizde ötekini de kırıyorlar işte, bunu anlamak zor mu? Hata burada. 

3.

Hollanda’da Sosyalist Parti, önümüzdeki seçimlere “sosyal güvenlik” politikalarını önceleyerek gidecek. Nedir? Herkesin temel hakları vardır. İnsani ve öngörülebilir bir gelir, başının üstünde bir çatı, eğitime ve sağlık hizmetlerine erişim ve beklenmedik gelişmeler karşısında bir tampon… 

“Temel konulara dönelim” demişler. Haklılar. Daha da temel bir mesele var. Fabrikalar, tarlalar, ofisler, kafeler restoranlar… Orada duruyorlar. İnsanlar orada. Her zamanki gibi oradalar. Çalışıyorlar. Üretiyorlar. Ürettiklerine, emeklerine yabancılar… Var olduklarını, güç olduklarını hissetmeyecek kadar yabancılar.

Photo by Lian Begett on Unsplash

Türkiye AKP iktidarında sesini nasıl kaybetti?  

Photo by Matt Botsford on Unsplash

7 Haziran 2023’te Gazete Duvar’da yayımlanmıştır.

1.

AKP, 2002 genel seçimlerinde iktidara geldiğinde yüksek lisans öğrencisiydim. Seçimin ertesi günü, dersten önce konuşurken, canımızın sıkıldığını gören hocamız, “Bakarsınız iyi olmuştur” demişti; “iki partili bir sistem Türkiye’de işe yarayabilir.”

İşe yaramadı. 

AKP’nin iktidar tarihini başlatan o sistemi ve seçimi hatırlayalım mı? 

Murat edilen bu değildi ama 2002 seçimleri müthiş bir sonuç üretmişti. 

AKP ve CHP dışındaki tüm partiler baraj altında kalmış, siyasi rejim birdenbire ve benzersiz şekilde iki partili bir rejim görüntüsüne bürünmüştü. 

Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP, 10 milyon 808 bin oyla, toplam oyun yüzde 34,28’ini toplamıştı. Deniz Baykal’ın CHP’si ise 6 milyon 100 bin oyla (19,39) ikinci partiydi. İki parti bu oyların karşılığında, sırasıyla 363 ve 178 milletvekilleri kazandı (Toplam oyun yüzde 1’i kadarıyla da 9 bağımsız siyasetçi parlamentoya girebilmişti). 

Bence mühim olan geriye kalanlardı. Onların tablosu siyasi açıdan korkunçtu… 

Tansu Çiller’in DYP’si (9,54), Devlet Bahçeli’nin MHP’si (8,36), Cem Uzan’ın Genç Parti’si (7,25), Mehmet Abbasoğlu’nun DEHAP’ı (6,22), Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı (5,13), Recai Kutan’ın SP’si (2,49), Bülent Ecevit’in DSP’si (1,22), İsmail Cem’in YTP’si (1,15), Muhsin Yazıcıoğlu’nun BBP’si (1,02), Sadettin Tantan’ın Yurt Partisi (0,94), Doğu Perinçek’in İşçi Partisi (0,51), Haydar Baş’ın BTP’si (0,48), Ufuk Uras’ın ÖDP’si (0,34), Besim Tibuk’un LDP’si (0,28), Aykut Edibali’nin Millet Partisi (0,22), Aydemir Güler’in TKP’si (0,19)… İrili ufaklı on altı parti. Hepsi dışarıda kaldı. 

Rejimin “sigortası” diye kurgulanmış seçim barajı, bir toplumu sağından soluna, nice rengiyle, nice derdiyle temsil edilmez kılmıştı. Her zaman böyle yapıyordu ya, bu defa sistem partilerini de taca atmıştı. 

2002’nin iki partili rejiminde, toplumun yüzde 45’i, hadi “yarısı” diyelim, mecliste temsil edilmedi. 31 milyon 500 bin oyun 14 milyondan fazlası boşa gitti. 

AKP zaten sevinç içindeydi de bir önceki seçimde baraj altı kalmış CHP de, küllerinden doğduğunu düşünerek bu sonucu ve yeni defacto rejimi bayıla bayıla kabul etti. 

Merkez sağ ve sol partiler, milliyetçiler, Kürtler, sol… Hepsinin sesi ikinci bir seçime kadar kesildi. 

Sonrası zaten tarih… “Ses”siz bir tarih. 

2.

Bu tarihte neler olduğunu yaşayarak gördük, detaylarını yazmak zaten ciltler tutar ama tek bir cümle kuracaksam, ben Erdoğan’ın AKP’sinin, şu an 21 yaşını idrak eden iktidarı boyunca hep o ilk günü, ilk seçimin müthiş bir tesadüfler silsilesiyle ortaya çıkan aritmetiğini aradığını düşünüyorum. 

Mecliste iki ses olsun. İki sesli bir rejim olsun. Biz ve onlar… 

Bunu başardı da. Hem siyaseten hem de söylemsel olarak başardı. Başkanlık sistemi, neredeyse her oylamanın bir tür referanduma dönüşmesi, topyekûn siyaset ortamı… Kürtlerin önce bağımsız adaylarla, sonra tek bir partiyle meclise girme becerisi dışında, iki sesli bu sistem büyük oranda işledi ve bugünlere gelindi. 

Ama esas değişim zihinlerdeydi. Bir ülkenin hayatı “biz ve onlar”dan ibaret hale geldi. Ülke kutuplaştı. Siyaseten kutuplaşmakla kalmadı, duygusal olarak da kutuplaştı. 

3. 

Kılıçdaroğlu’nun ve Altılı Masa’nın “birleşe birleşe kazanacağız” stratejisi kapsayıcı ve iyi niyetli olmakla beraber, karşı tarafı çözemediği için, oy blokları donduğu için, kutuplaşmanın bir başka aracı olarak hizmet etti.  Birleşildi ama ancak yüzde 50’yi, yani kutuplardan birini kurmak için birleşilebildi. Her iki taraf da aşağı yukarı yüzde 50’lerde birleşti. Biraz daha birleşebilen seçimi kazandı. 

Bu arada renkler ortadan kalktı; onun yerine herkesin herkese benzemeye çalıştığı, kimsenin kimseyi ürkütmemeye gayret ettiği bir sessizlik geldi. Altılı Masa, esasen bu sistemin kalkmasını, artık birleşmeye gerek kalmamasını vaat etmişti ama mevcut sistem, bu vaadi de kendine benzeterek, sesleri ve renkleri ortadan kaldırarak işlevsizleştirdi.

YSP ve TİP’in varlığı dışında yine 2002 sularındayız. Geriye kalan yoğun bir sağ ve merkez sağ kuvveti. Meclise girebilenler birbirine benzeşe benzeşe, sesini kaybede kaybede girdi. Örneğin CHP’nin tam olarak neyi temsil ettiği, sesinin neye benzediği sorgulanır hale geldi. Ortada olan, Horasan’dan dün gelinmiş gibi bir meclis aritmetiği… 

Baştan aşağı kimlikler ve tahayyüller üzerinden kutuplaşmış bir ülkeyiz. Üstelik bu yarılmanın ekonomik ve toplumsal gerçekliklerle bir ilgisi de yok. İşçilerle, emekle, hakla, özgürlükle bir ilgisi yok. Kimlikten öte her şey sessiz…

Babala TV yayınında gençler tarafından Kılıçdaroğlu’na sorulan (kimlik kimlik kimlik) ve sorulmayan (ekonomi, hukuk) sorularıyla birlikte düşünün bunu.

Photo by Daniel Schludi on Unsplash

Baştan aşağı kimlikler ve tahayyüller üzerinden kutuplaşmış bir ülkeyiz. Üstelik bu yarılmanın ekonomik ve toplumsal gerçekliklerle bir ilgisi de yok. İşçilerle, emekle, hakla, özgürlükle bir ilgisi yok. Kimlikten öte her şey sessiz… 2002’den beri giderek sessizleşen bir ülkeyiz. 

4.

Bir de “sesler” var. Can acıtan sesler.

Seçim sonuçları muhaliflerin canını acıttı ama daha da acıtan herhalde sabahlara dek süren korna sesleriydi. Özellikle de muhaliflerin  yaşadığı düşünülen bazı mahallelerde yoğunlaşan korna sesleri… 

Kutuplaşma işte böyle bir ülke üretiyor. Muzaffer ülke. Mağlup ülke. Aynı anda. 

Bu güzel bir ülke tahayyülü değil. Dünyadaki bu tür rejimlerin hiçbiri güzel değil. Muzafferlerle mağlupların aynı ülkede yaşamıyormuş gibi yaptığı hiçbir rejim güzel değil. 

Başka yerlerde de benzer süreçler yaşandı, yaşanıyor. 

İskoç yazar Ali Smith’in “Autumn” (Sonbahar) isimli kitabını okuyordum. Smith’in romanının bir yerinde Brexit sonrası Britanya’yı resmettiği bölümde müthiş bir “ben burayı biliyorum” duygusu geldi. 

Bakalım size de gelecek mi? 

“ Memleketin dört bir yanında mutsuzluk ve neşe kol geziyordu. (…) Memleketin dört bir yanında, insanlar yanlış bir şey yaşandığını hissetti. Memleketin dört bir yanında insanlar doğru bir şey yaşandığını hissetti. Memleketin dört bir yanında insanlar tümden kaybettiklerini düşündü. Memleketin dört bir yanında insanlar tümden kazandıklarını düşündü. Memleketin dört bir yanında insanlar kendilerinin doğruyu diğerlerinin yanlışı yaptıklarını düşündü. Memleketin dört bir yanında insanlar Google’a ‘AB nedir’ diye sordu. Memleketin dört bir yanında insanlar Google’da ‘İskoçya’ya taşınma’yı aradı. Memleketin dört bir yanında insanlar, Google’a ‘İrlanda pasaport başvurusu’ diye yazdı. Memleketin dört bir yanında insanlar birbirine küfretti. Memleketin dört bir yanında insanlar kendini güvensiz hissetti. Memleketin dört bir yanında insanlar katıla katıla güldü. Memleketin dört bir yanında insanlar meşru kılındıklarını fark etti. Memleketin dört bir yanında insanlar birini kaybetmiş gibi üzüldü ve şoka girdi. Memleketin dört bir yanında insanlar kendilerini erdemli gördü. Memleketin dört bir yanında insanların midesi bulandı. Memleketin dört bir yanında insanlar tarihin yükünü omuzlarında buldu. Memleketin dört bir yanında insanlar tarihin hiçbir anlama gelmediğini düşündü. Memleketin dört bir yanında insanlar kendilerinin hiçbir anlamı yokmuş gibi hissetti. Memleketin dört bir yanında insanlar umutlarını memlekete iliştirdi. Memleketin dört bir yanında, insanlar yağmurun altında bayrak salladı. Memleketin dört bir yanında insanlar duvarlara gamalı haç çizdi. Memleketin dört bir yanında insanlar başka insanları tehdit etti. Memleketin dört bir yanında insanlar başka insanlardan gitmelerini talep etti. Memleketin dört bir yanında medya delirmişti. Memleketin dört bir yanında siyasetçiler yalan söyledi. Memleketin dört bir yanında siyasetçiler etkisiz hale geldi. Memleketin dört bir yanında siyasetçiler kayıplara karıştı. Memleketin dört bir yanında verilen sözler kayıplara karıştı. Memleketin dört bir yanında paralar kayıplara karıştı. Memleketin dört bir yanında esas iş gören sosyal medyaydı. Memleketin dört bir yanında işler giderek sevimsizleşti. Memleketin dört bir yanında kimse bunlardan bahsetmedi. Memleketin dört bir yanında kimse başka şeylerden bahsetmedi. Memleketin dört bir yanında ırkçı öfke genelleşti. Memleketin dört bir yanında insanlar esasında göçmenlere karşı olmadıklarını söyledi. Memleketin dört bir yanında insanlar esas meselenin kontrol olduğunu dile getirdi. Memleketin dört bir yanında her şey bir gecede değişti. Memleketin dört bir yanında zenginler ve yoksulların durumu hiç değişmedi. Memleketin dört bir yanında insanların çok az bir yüzdesi çoğunluğun sırtından geçinmeye devam etti. Memleketin dört bir yanında para bitti para bitti para bitti.”

5.

Bir ülke bu karşıtlıktan ibaret olamaz. Memleketin dört bir yanı böyle olamaz. 

Türkiye, 2002’de AKP iktidara geldiğinde de bu karşıtlıktan fazlasıydı. Bugün de öyle. Her seçimde yüzde 50’inin iradesini, isteğini, sesini çöpe atmayacağımız bir sistem kurmak için çalışmalıyız.

Ama bunu kendi sesimizi de koruyarak yapmalıyız. 

OKUMA ÖNERİLERİ 

Why We’re Polarized – Ezra Klein 

Amerikan gazeteci yazar ve podcast yayıncısı Klein’dan dilimizde olmamasına hayıflandığım bir kitap. Yayıncılar, muhtemelen kitabın Amerikan siyasi yaşantısına yoğun olarak yer vermesi yüzünden bu kitabı basmaya yanaşmadı ama kutuplaşmanın bir ülkede adım adım nasıl geliştiğini ve nasıl yerleştiğini anlayabilmek açısından çok etkili bir çalışma. Okuyabilenler okusun, derim. 

Fanusta Diyaloglar, Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları –  Emre Erdoğan – Pınar Uyan Semerci 

Bu da her fırsatta önerdiğim ve yeterince değerlendirilmediğini düşündüğüm bir eser. Erdoğan ve Semerci’nin çalışması, Türkiye’de kutuplaşmayı tarafların birbirine bakışı ve algılar üzerinden ele alıyor; “duygusal kutuplaşmayı” anlatıyor. Bu eseri, onu tamamlayan Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları – 2020 araştırmasıyla beraber düşünmek lazım. 2020 kısmından bir örnek vereyim. Araştırmaya göre, Türkiye’de insanlar kendi “taraflarını” vatansever (yüzde 87), ülkenin yararına çalışan (yüzde 86), onurlu (yüzde 85), açık fikirli (yüzde 84), zeki (yüzde 83) ve cömert (yüzde 80) kişiler olarak görürken; karşı tarafı ikiyüzlü (yüzde 86), kibirli (yüzde 82), zalim (yüzde 79), ülkeye tehdit oluşturan (yüzde 78) ve bağnaz (yüzde 77) bulduğunu söylüyor. 

Bekir Ağırdır – Hikâyesini Arayan Gelecek 

Araştırmacı yazar Ağırdır’dan Türkiye’de kutuplaşmanın dinamiklerini anlamak için önemli bir çalışma. Şu sözler kitaptan: “Türkiye 1960 öncesinde siyasi cepheleşme, 1980 öncesinde sol sağ çatışmaları biçiminde benzer süreçleri yaşadı. Ama bu süreçler toplumsal sağduyu ve mutabakatla değil, darbelerin güvenlikçi siyasetiyle sona erdi. Bugünkü kutuplaşma, önceki tüm dönemlerde tecrübe edilenlerden daha yoğun ve yaygın. Öylesine dinamik bir sorun ki, kendisini üreten nedenleri ve sonuçları da dönüştürme gücüne sahip. Sözün kısası, döngüsel bir nitelik arz ediyor.”

* Bu önerdiğim eserlerden, geçen yıl yayımlanan kendi kitabım “Memlekette Tuhaf Zamanlar – Hakikat Sonrasıyla Geçen İki Binli Yıllarımız”da fazlasıyla yararlanmıştım. Kendi çalışmamı da naçizane, kutuplaşmanın bugünlerini anlamak için, yukarıda sıraladığım öneriler arasına almak isterim.