Komplo teoricileri her sene The Economist’in ‘yeniyıl tahminleri’ temalı dergisinin kapağını tartışır, oradaki ‘gizli’ hurufatı, resimleri, sembolleri bulmaya çalışır. Daha doğrusu, ‘bulduklarını’ iddia ederler. Bu bereketli konuyu bir başka yazıya erteleyerek, komplo teoriciliğine hiç gerek duymayan, dümdüz bir Economist kapağını buraya bırakayım.
Amerika ne için savaşır? Rafine dergi Economist’in bu kadar savaşkan, bu kadar dövüşçü bir kapağa sahiden ihtiyacı var mı? Yeni bir şey değil elbette ama Anglosakson batının liberal yayınlarında çoğu kez çaktırmadan, bazen de kafa göz yara yara işleyen bir savaşçı damar var. Eski CIA analisti, John Hopkins Üniversitesi’nden Prof. Melvin Goodman, bu damarın bu ara Tayvan ve Ukrayna üzerinden ciddi şekilde kabardığını yazıyor. Washington Post ve New York Times’ı içeren ilginç bir analiz.
Omicron dalgası ilginç ilerliyor ama ilginçlik virüste değil. Çünkü bu virüs varyantı, ona yönelik tahminler neyse tam da ona göre davranıyor. Çabuk yayılacak, çok kişiye bulaşacak ve diğer varyantları bastıracak demişlerdi, söylenenler neyse onu yapıyor.
Buna rağmen Omicron’un başgösterdiği üç haftalık zaman zarfında birçok ülke ne birbiriyle ne de virüsle eşgüdümlü davranabildi. Özellikle de Avrupa’da. Virüs aynı, risk aynı ama davranışlar farklı. Birbirine komşu ülkelerde bile. Kimse hangi önlemi, neden aldığını tam olarak açıklayamıyor.
Örneğin Hollanda şu anda yeniden ‘kapalı’. Okulları da kapattılar. Ama anne babalar çalışıyor ve çocuklar da mecburen büyükanne ve büyükbabalarının yanında; demek ki virüsü bu aralar çok yayan bir grup, en riskli grubun yanında. Artık her şeyde anlam aramamayı öğrendik. Zaten sadece ‘takeaway’ hizmet veren yeme içme mekânları neden 17’de kapanıyor, marketler neden 20’de kapanıyor, ikna edecek açıklamalar yok. Her ülkenin pandemi yönetiminde böyle onlarca detay mevcut.
Bu virüs bize birçok konuda öğretmen oldu. Birçok konuyu berraklaştırdı. Örneğin merkez Avrupa ülkelerinin tuhaf bir özelliğinin pandemi sırasında iyice sivrildiğini gördük. Zengin ülkelerde çok fazla hesap yapıyorlar. Çünkü hesap yapmaya halleri ve zamanları var. Pandemi sırasında kimsenin hiçbir şeye zamanı yok aslında ama olduğunu düşünüyorlar. Mükemmeliyetçi davranmaya çalışıyorlar. Her şeyi hesaplarken her şeye gecikiyorlar ve yaptıklarını da eksik ya da geç yapıyorlar. İnsani bir özellik bu, bir insanda rastlayınca eleştiri ya da özeleştiri konusu olabilir. Ama böyle bir özellik ülke yönetimine sirayet edince toplum topyekûn çuvallıyor. Hollanda gibi bir ülke, aşı içinde yüzerken aşı yapmayı beceremiyor mesela.
Beşinci dalgayı yaşıyoruz. Pandeminin uzun uzun hesap yapmayı değil de hızlı hareket etmeyi gerektirdiği bugüne kadar anlaşılmalıydı. Ama bu zengin kuzey ülkelerinde hesap yapmanın bir getirisi var. Milim milim çalışınca, kimse sizi hatalarınızdan ötürü sorumlu tutamıyor. Ya da tutmuyor. Kültüre içkin bir şey bu. Çalışmalarınızı, incelemelerinizi gösteriyorsunuz ve arkanızda enkaz bıraksanız da bir sonraki aşamaya geçiyorsunuz. Hızlı reaksiyon vermek ya da ön almak Avrupa’nın zengin ülkelerinde birinci öncelik değil. Çünkü hız ‘standart’ değil. Bir kafede, restoranda bile durum bu. Kahvenizi yarım saat bekleyebilirsiniz ama ne kadar beklediğinizi sorgulamazsınız, kahve iyi mi kötü mü ancak onu sorgulayabilirsiniz.
İçerik, zamanın arkasında kalıyor. Her kültürün bir tercihi var. Bu kültürün tercihi de hız değil. Detay. Lüks bir tercih. Fakirlerin gözetemeyeceği kadar lüks bir tercih.
Detaycı olmak bir başka noktada daha işe yarıyor. Detay, yöneticileri sorumluluktan kaçmasına yardım ediyor. Su sızdırmayan planlar yaptığınızda, işe yarasa da yaramasa da kimse sizi sorumlu tutamıyor.
Zaten bugünlerin siyaset kültürü de bu. Kimse sorumluluk almak, hesap vermek, hesabı ödemek istemiyor. Kimse bir sonraki seçimi kaybetmek istemiyor. Politikacılar herkese yaranma peşinde. Böyle olunca da aldıkları önlemler güdük kalıyor ya da önlemleri hızla kaldırıyorlar. Denetlemiyorlar. Ama böyle yapınca da önlemlerin süresi artıyor. Herkes hep beraber daha uzun süre zarar görüyor. Üstelik bu yönetim tarzı, aşı karşıtları ve komplo teoricilerinin eline de koz veriyor, toplumu kutuplaştırıyor.
Virüs işte bize bu ilüzyonu gösterdi. Öğretmenliği burada. Türkiye’de sorumluluk alma, hesap verme yok. Çünkü bizde hukuk temelden dinamitlendi, kavramın kendisi yok oldu. Ama sorumluluk Batı’nın zengin ülkelerinde de yeterince yok. Çünkü hesap vermemek için son saniyeye kadar hesap yapıyorlar.
Boriç bahsinin şimdilik sonuna gelirken, üç manşetle not düşelim. Birincisi doğal olarak Şili’den. İkincisi Fransa’dan… Yarım manşet. Le Monde, “solun adayı kazandı” diyerek bir küçük sevinç dalgası eklemiş ön sayfasına. Üçüncüsü sürpriz. Hırvatistan’dan… Hırvat kökenli Boriç için “evladımız Şili’ye başkan oldu” manşeti atmışlar. Ne diyelim, dünya küçük.
Ben daha bir çocukken Bulutsuzluk Özlemi’nin ‘Şili’ye Özgürlük’ şarkısını dinledim. O gün bugündür kalbim Şili halkıyla… Hele de bizim memleket bu karanlık günlerden geçerken, Şili’de Pinochet taraftarları seçim kazansa kalbim daha da kırılacaktı. Gerçi benim kalbimin ne önemi var Şili halkının yanında!
Çok güzel bir hikâye bu. İnsanın güzel hikâyesi… Nejat Yavaşoğulları’ndan birkaç dize…
tüm dünyada o zaman tek ülkeydi şili / kendi kaderini çizebilmiş, demokratik bir şili…
*
allende ve unidad popular her şeyi baştan oluşturmuş / fabrikalar ve tarlalar üretenlerin olmuştu
*
Parra’lar gitarlarında yeni türküler söylerken / yani devamlı devinen / cıvıl cıvıl bir Şili
Sonrası felaket… Sonrası emeğe karşı örgütlenen patron-asker kompleksi. Sonrası cunta. 1973’ten 1990’a. Öldürülen, kaybedilen, sürülenler…
*
Şili halkının çoğunluğu, dün işte bu cuntayı özleyenlere cevabı verdi. Yüzde 55,81 ile Boriç kazandı. 1988 referandumunda yüzde 55.99 ile Pinochet’ye “Hayır” denmişti. Neredeyse aynı. Haklıların oranı değişmemiş Şili’de.
Pinochet’in öldüğü gün Şilili yazar Ariel Dorfman, ‘Nunca más’ (bir daha asla) diyerek sokaklara dökülen Şililerin arasına karıştı.
O gün o kalabalıkta yan yana düştüğü hamile bir kadın gözyaşları içinde ona şunu söyledi: La sombra se fue. Gölge gitti.
Şili’nin üzerinde asılı duran diktatörün gölgesi, o gün artık ülkenin üzerinden çekilmişti. O öldüğünde görevde olan Başkan Michelle Bachelet’nin kendisi, Diktatör Pinochet’nin cuntasının işkencelerinden geçmiş biriydi. Dengeler değişmişti. Şili başka bir Şili’ydi.
*
Seçilmiş Salvatore Allende hükümetini 1973’te yıkarak ve muhalifleri öldürerek, sindirerek, işkenceden geçirerek kurulan Pinochet cuntası 1990’a dek sürdü. Neoliberal dünyanın, uluslararası iş aleminin desteği ve göz yummasıyla iş gören, bu arada elbette halkının sola alerji duyan, ekonomik kalkınma yalanlarıyla gözü boyanabilen ve yolsuzluktan da kendine değmiyorsa rahatsız olmayan kesiminde taraftar toplayan kirli bir rejimdi. Hep kirli kaldı.
Bu rejimin sahibi Pinochet, iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra, hiçbir şey yapmamış gibi, hiçbir şeyden sorumlu değilmiş gibi yaşamına devam etti. Yargılanmadı. 91 yaşında, bir kalp krizi sonucu öldü.
Öldüğü gün 10 Aralık’tı. İnsan Hakları Günü…
*
Peki diktatörün gölgesine ne oldu? O hamile kadının söylediği gibi gitti mi? Yok oldu mu?
Göreceğiz. Şili halkı, iktidarına devam etmek isteyen ama yoğun baskı yüzünden referanduma gitmek zorunda kalan Pinochet’yi yüzde 54,6’lık ‘hayır’ oyuyla göndermişti. Aradan otuz yıl geçmiş. 15 yıldır da Pinochet’siz bir dünyada yaşıyoruz.
Bugün Şili’de seçimler var.
Kutuplaşması hiç bitmemiş halkın yine ortadan ikiye bölündüğü seçimlerin ikinci turu… İki aday yarışıyor. Bir tarafta, otuz beşlik genç bir aday duruyor. Eski öğrenci lideri, sosyalist-komünist-sosyal demokrat kesimlerin adayı, Katalan-Hırvat kökenli, göçmen çocuğu Gabriel Boriç. Allende’nin fikirlerinden etkilenen Boriç.
Diğer aday iş çevrelerinin, askerlerin, merkez sağdan başlayarak aşırı sağa kadar giden tüm yelpazenin rağbet ettiği Juan Antonia Kast. Pinochet’ye sempatisini hiç saklamayan Kast… Şili’de cuntanın öldürdüğü, kaybettiği, işkenceden geçirdiği on binlerce insan için kurulan ‘Hafıza ve İnsan Hakları Müzesi’ne başkan olduğunda devlet desteği keseceğini söyleyen, “Pinochet yaşasaydı bana oy verirdi” diyen Kast… Bolsonaro ve Trump gibilerin muhibbi Kast…
Anketlerde birbirlerine çok yakın duruyorlar. İkisi de kazanabilir.
İyi de neden bu kadar yakınlar? Her şeye rağmen?
*
Neden bir halkın yarısı bir diktatörü açıkça destekleyen birini destekliyor? Neden insanları öldüren, aileleri mahveden, toplumun dibine dinamit koyan, faşist bir cuntanın yaptıklarında beis görmüyorlar?
Gael Garcia Bernal’le bizi tanıştıran, Pablo Larrain’in o muhteşem filmi ‘No’da da anlatıldığı üzere Pinochet yüzde 54,6 ‘Hayır’ ile gitmişti. Ama unutmayalım ki, kalanlar “Evet” demişti.
Şimdi de aynı halkın yarısı ‘Evet’ diyor. Anketlere göre yaşı 30’dan küçük olanların oyu daha çok Boriç’in. Yaşı elliden fazla olanların çoğunluğuysa Kast’ı tutuyor.
Pinochet’yi bilenler, Kast’çı yani. Ne olup bittiğini bilmelerine rağmen…
Nazizm Avrupa’da yeniden yükseliyor falan diye şaşırıyoruz. Sürpriz değil bunlar. Faşizm hiç gerilemiyor. Sadece bir süre duruluyor. Fırsatını bulunca yine tüm çirkinliğiyle baş gösteriyor. Bu bir zaman ve zemin meselesi…
Gölge, maalesef, hep orada duruyor. Zamanını bekliyor.