dijital cephede karanlık sanatlara giriş: deepfake

Çok net ve rahatlıkla söyleyebiliriz: Artık savaşların bir de dijital cephesi var. Son savaş bunu açık seçik ortaya koydu. Hackerların marifetleri ve üretilen onlarca yalan haber bir yana, potansiyeli açısından en sert sonuçlar üretebilecek hamle, Ukrayna Başkanı Zelensky’nin halkına güya “silahları bırakın” çağrısı yaptığı ‘deepfake’ videoyla geldi. Erken tespit edildi. YouTube ve Facebook gibi platformlar videoyu hızla kaldırdı ama uzmanlar, daha iyi ve özenle yapılsaydı videonun yıkıcı etkileri olacağını söylediler. ‘

‘Memlekette Tuhaf Zamanlar’da ‘deepfake’ videoların nelere yol açabileceği üzerine yazmıştım. Ülkeleri kaosa sürükleyecek, silah bıraktırmak bir yana savaş çıkartacak bir potansiyel. İlk büyük örnek de bu savaşta görüldü. İlgili bölüm aşağıda:

“Geleneksel medya bitti” demenin rahatına sığınıp ferah ferah konuşmak bir yöntem. İnsanı kısa vadede mahcup etmeyecek bir yöntem. Ama eski medya-yeni medya tartışmalarının artık başka bir yöne kaydığını da bilmek lazım. Örneğin, bugün ufak ufak işaretlerini veren “deep-fake” (yapay zekâ yardımıyla ses ve görüntüyle oynayarak elde edilen ultra-gerçekçi kayıtlar) meselesi patladığında sıra dışı bir tartışmaya da savrulabiliriz. Hakikatle ilişkimiz tümden değişebilir. Yani azıcık ilişkimiz kaldıysa… Yiğit Özgür karikatürlerinde sık görülen motiftir: Kâbustan uyanıp rahat bir soluk alan adam bir bakar ki hâlâ kâbusu yaşıyor, neyse ondan da uyanıp rahatlıyor derken bir bakar ki yine… İşte hakikat-sonrasının bir sonrası varsa o da “deep fake” ile gelecek ve her şey tam da o kâbus gibi yaşanacak; neyin gerçek, neyin hayal olduğunu bilmek daha da güçleşecek. 

Ne yapılıyor bu teknoloji ile? Herhangi bir insanı en çılgın, en akla gelmeyecek sözleri söylerken görebiliyorsunuz mesela. Böylece “ihtiyaca göre” yalan haberler üretilebiliyor. İmitasyon “intikam” pornoları yayımlanabiliyor (“intikam pornosu” yeni bir ifade; eski sevgiliyi ya da eşi utandırmak için web’e konulan, bazen de şantaja konu olan mahrem kayıtları ifade etmek için kullanılıyor). Ünlüler türlü çeşitli şekillerde resmediliyor, konuşturuluyor vs. Buradaki ince nokta şu: Çıplak gözle (veya kulakla) farkı fark etmek neredeyse imkânsız. Bunun için de ayrıca teknolojik destek almak, sahtekârlığın izini sürmek gerekiyor. Bu da epey zaman alıyor. Ayrıca artık hesaba katmak gereken faktörler de çoğaldı. İnternete boyut ekleyen Web 3.0, taze paralel evren Metaverse, yeni değişim aracı kriptopara ve elbette yeni kayıt oluşturma-veri depolama yöntemi Blockchain imkânlarıyla olduğu kadar riskleriyle de geliyor. 

Kısacası, Pandora’nın kutusu ağzına kadar açılıyor. Artık herkes her şeyi söyleyebilecek! Hakikat da geri dönüşsüz yaralar alacak. Bunun sonuçları olacak: Özellikle Türkiye gibi kutuplaşmış, toplumun hassas dengeler üzerinde durduğu ülkeler, “deep fake” üzerinden üretilmiş söylentilerle, uydurmalarla, yalanlarla daha da kırılgan bir hale gelecek. Hele yalanların hızla yayıldığı, doğrulama gayretine mesai ayrılmadığı düşünüldüğünde. Herkesin kendi filtre balonu içinde ancak kendi vicdan/bilinç/sağduyu süzgecini uygulayabildiği (onları da genelde pek uygulamadığı) akla getirildiğinde… 

Tam tersi de mümkün. Herkes her şeyi inkâr edebilecek… “Deep fake” özellikle gücü elinde tutanların yardımına koşabilecek bir inkâr mekanizması… “Bana komplo yapıldı” denilmesine bizim gibi epey yatkın ülkelerde, her alandaki iktidar sahiplerine mükemmel bir yalanlama kabiliyeti hediye ediliyor. Bundan sonra her şey ama her şey için “fake” (feyk) deyip geçilebilir. Hoşuna gitmeyen her haberi “fake news-yalan haber” diye yaftalayan Trump’ı düşünün. Trump, yalancı çıkmaktan utanmayan ve söylediği yalanların sonunu, üreteceği sonuçları düşünmeyen bir lider. Ama artık birazcık mahcup olanlar için bile sınırsız bir yalanlama alanı açılıyor. 

Bir ara not düşmenin zamanıdır: “Yalan haberle” mücadele cephesinde şu anda otoriter ya da demokratik fark etmez, dünyanın dört bir yanındaki iktidarlar kendi mücadelelerini veriyor. Türkiye’de bu yöndeki haberleri taradığınız zaman, yalan haberden en çok şikâyetçi olanlardan birinin bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğunu, başkanlık rejiminin kurumlarından İletişim Başkanlığı’nın bir görevinin de yalan haberi ortadan kaldırmak olarak belirlendiğini görürsünüz. Avrupa Birliği de bu yönde çalışıyor, Çin de. Neticede, “yalan haber”in yaygınlığı, iktidarlara bu alan üzerinde bir tanımlama ve cezalandırma ferahlığı da getirebilir. 

Amerikan New York Times gazetesi “deep fake”i konu alan bir video yayımlamıştı. Videoda bizi bu yeni teknolojiyle tanıştıran mühendisleri izliyoruz. Epey neşeli görünüyorlar. Eğleniyorlar. “Korkunç bir şey bu” derken bile eğleniyorlar. Ama sonuçları hiç de eğlenceli olmayacak gibi duruyor. Mühendislerin söylediğine göre, “fake”i saptayacak karşı teknoloji de üretiliyor ama neye yarar? Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra neye yarar? 

Bir liderin ağzından çıkacak tek bir sıra dışı cümlenin veya laboratuvarda imal edilmiş herhangi bir aykırı görüntünün, kutuplaşmış, yay gibi gerilmiş kitleleri kolayca gaza getirebileceğini, isyanlar çıkarabileceğini, şehirlerin ateşe verilebileceğini, insanların öldürülebileceğini bilmiyor muyuz? Ülke altüst olduktan sonra ya da eskilerin diliyle “bad-el harab’ül Basra” yani “Basra harap olduktan sonra”, “Feyk”miş demenin o “feyk”i üretenlerden başka kime ne faydası var? 

*

PS: Guardian Weekly’nin kapağı çok etkileyici. Başlıktaki karanlık sanatlar lafını da onlardan aldım.

savaşın kaydı

Gazeteciliğe hava gibi su gibi ihtiyaç duyulan günler… Rusya’nın Ukrayna’da yürüttüğü savaş, Rusya dışında her yerde haber. Fransız Libération gazetesinin isabetli ve maalesef trajik manşetleriyle tarihe düştüğü notlar herkesten ayrılıyor. Bu savaşı başlatanlar ve sürdüren bir gün bunlarla hatırlanacak.

yeni korku sembolü

Nihayet sembol de geldi. Her şeyi tamamlayan, her şeyi kısaca özetleyen bir sembol.

Slovak gazetesi Dennik manşete çekmiş: Putin’in korku sembolü… Z harfi…

Ukrayna’yı işgal eden tankların, kamyonların üzerinde bu sembol var. Şimdi savaşa destek veren Ruslar da bu sembolü kullanıyor. Duvarlara yazıyorlar, üzerlerinde taşıyorlar. En son Dünya Jimnastik Şampiyonası’nda bir sporcunun kıyafetinde görüldü.

Bir yandan gizemli bir sembol. Kiril alfabesinde Z yok. BBC’nin araştırması, muhtemel seçenekleri ortaya çıkarmış. Z ama 2’nin stilize hali olarak Z diyenler var. Çünkü Ukrayna’daki ayrılıkçı cumhuriyetçilerle imzalanan anlaşmanın tarihi 22.02.22. ‘Dost ateşi’ne kurban gitmemek için, yukarıdan kolay seçilecek bir sembol olarak kullanılıyor diyen de var. Daha birçok açıklama denemesi var, yenileri de türeyecektir.

Ama esas türeyecek olan bu sembolün kullanılacağı sayısız mecra. Her yerde görmeye hazırlanalım.

PS: Gazeteyi, Worldcrunch’ın newsletter’ında gördüm; size de bu newsletter’ı öneririm.

dünyayı gerçekten kurtaran adam

Geçen hafta tüm dünya direkten döndü. Rus saldırısında Zaporijya’daki nükleer enerji santralinin isabet alması felakate yol açabilirdi, neyse ki idari binalardaki yangın santralin kendisine sıçramadı. Bakalım ileride de bu kadar şanslı olabilecek miyiz? Hem Putin hem Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, bir nükleer savaş ihtimalinin altını böylesine kalın çizerken hem de…

Noam Chomsky’nin Rusya’nın Kırım işgali sonrası verdiği eski bir röportajını seyrediyordum. Olayların sorumluluğunu NATO ve Rusya arasında bölüştürürken, o andaki röportajın mümkün olmasını, yani kanlı canlı konuşuyor olabilmesini tek bir kişiye bağladığını gördüm. Dünyayı gerçekten kurtaran adamdan, Stanislav Petrov’dan bahsediyordu Chomsky.

Diğer blogum Eski Usul’de zamanında dünyanın nasıl direkten döndüğünü ve Yarbay Stanislav Petrov’un insanlığı sezgileriyle nasıl kurtardığının hikâyesini yazmıştım. Onu hatırlamanın zamanı diyerek, hikâyeyi buraya da alıyorum:

***

26 Eylül 1983… Rusya’da, Moskova Oblastı’nda yer alan Serpukhov-15 isimli yasak şehirdeyiz.

39 yıl önce burada Stanislav Petrov isimli bir yarbay, dünyanın sonunu getirecek bir nükleer savaşı tek başına engelledi.

Yarbay Petrov’un hikâyesi, bugün dünya üzerinde nefes alıp veren her bir canlının hayatının nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunun hikâyesi. Bugün gülüp ağlıyoruz, yazıp çiziyoruz. Yarın pofff… İki dengesiz ve cahil insan yüzünden, onları oraya koyan biz insanoğlunun yüzünden her şeyin sonu gelebilir… Dünya, üzerinde uygarlık kuracak bir sonraki hayat formu için milyonlarca yıl beklemeye başlayabilir. Tabii o kadar ömrü kaldıysa. 

***

Petrov’un hikâyesine geri dönelim biz… O zaman, yani Soğuk Savaş’ın civcivli günlerinin yaşandığı 1983’te 44 yaşını süren Petrov, Serpukhov-15’te bu soğuk ve sinsi savaşın en ciddi işlerinden birini yürütüyordu. Rusya’yı vurmak üzere ABD’den ateşlenecek nükleer füzeleri saptamak onun işiydi. İsmi ‘Oko’ (Türkçe’de ‘Göz’) olan erken uyarı sisteminin –çalışırsa- Rus ordusuna zaman kazandırması bekleniyordu. Bu sayede misliyle karşılık verilebilecekti.

Füzenin ABD’den ateşlenmesi ve Rusya’da bir bölgenin isabet alması arasındaki zamanın 25 dakika olduğu tahmin ediliyordu. Ne yapılırsa işte bu 25 dakikada yapılacaktı. Rusya gardını alacak, karşı füzeler ateşlenecek, devlet adamları saklanacaktı. Hepsi 25 dakikada… Dünya o 25 dakikadan sonra asla aynı dünya olmayacaktı.

***

Dünya o günlerde zaten asla eskisi gibi olmamak için çırpınıyordu. New York Times’ın Petrov hakkındaki makalesinden aktarıyorum: Daha üç hafta önce, Sovyetler Birliği, ülkenin hava sahasına giren bir Kore Havayolları uçağını vurmuş, uçaktaki 269 kişinin tümünü öldürmüştü. Yolculardan biri ABD’nin Georgia eyaletinden bir kongre üyesiydi. Dönemin ABD başkanı Ronald Reagan bu olaydan sonra, Sovyetler’i ‘evil empire (kötülük imparatorluğu)’ diye nitelemiş ve silahlanma yarışının dondurulmasına yönelik çağrıları reddetmişti. Sovyetler Birliği’nin başındaki Yuri Andropov’un da zaten silahsızlanmaya pek niyeti yoktu: Amerikan saldırısından fena halde korkuyordu.  

26 Eylül 1983 sabahında Petrov’un sorumluluğu altındaki bilgisayar sistemi Sovyetler’i vurmak üzere havalanan beş Amerikan füzesini haber verdiğinde dünya işte böylesine gergindi. 

Petrov ve ekibi şaşkına dönmüştü. Daha sonra “İlk on beş saniye tamamen şok halindeydik” diye anlatacaktı Petrov. Şimdi ne olacaktı? Ne yapması gerekiyordu?

Aslında önünde çok fazla seçim şansı da yoktu. Olayların şu sırayı takip ederek gelişmesi beklenirdi: 

Petrov telefona uzanacaktı. Üslerini bilgilendirecekti. “Efendim, sistemler efendim, ABD’den füze ateşlendiğini gösteriyor; evet efendim, beş füze görünüyor efendim, emredersiniz efendim” diyip aradan çekilecekti. Hepsi bu kadar! Tarihin gidişatı üzerinde bir iradesi olmayacaktı. Suçu da olmayacaktı. Sonuçta ellerindeki en gelişmiş bilgisayarlar bunları söylüyordu. Silsile üzerinden en tepedeki Andropov’a kadar gidilecek; devlet başkanı da acil karşılık verilmesini emredecekti. 25 dakika… Bunların hepsi 25 dakika içinde olup bitecek ve bildiğimiz dünyanın sonuna gelecektik. 

***

Ama bunlar yaşanmadı. İyi ki yaşanmadı!

Petrov, beş dakika boyunca elinde telefon bekledi. Ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Önünde ekranlar çıldırtıcı bir şekilde yanıp sönerken, nihayet kimseyi aramamaya karar verdi. Bunun yanlış alarm olduğuna hükmetmişti. Çok da emin değildi ama sezgileri bu yöndeydi. Sistem çok yeniydi; güvenilir bir aşamaya gelmemişti. “Şansım yüzde 50’ye 50’ydi” diye anlatacaktı daha sonra. Neredeyse yazı tura! Petrov’un seçtiği taraf gelmişti. Şanslıydı. 

***

Sadece o değil, hepimiz şanslıydık. Siz ya da anne-babanız o günü atlattıysa bu yüzde 50’lik talihimizin tutması yüzündendi.  

Çünkü ABD o füzeleri aslında hiç atmamıştı. Amerika’yı gözleyen uydu, sonbahar ekinoksunun da etkisiyle, bulutların üstündeki güneşin yansımasını, ateşlenen füzelerle gibi algılamıştı! Güneş, bulutlar, yansıma! Bu kadar işte… Bulutlara değen ışık huzmesi dünyanın sonunu getirecekti! Aptalca bir faciadan, soğukkanlı bir adamın muazzam baskı altında verebildiği doğru karar sayesinde kurtulduk. 

Petrov’un bulutlar üzerinde oynaşan ışıkları bilmesine imkân yoktu elbette. O “Bu işte bir yanlışlık var” diye vermişti kararını. İşte sonradan Washington Post’a anlattıkları: “İnsanlar bir savaş başlatmaya karar verdiğinde bunu beş füzeyle yapmaz. Bunu düşündüm. İçimde tuhaf bir his vardı. Hata yapmak istemiyordum ve bir karar verdim. Hepsi bu.” 

Alman Spiegel dergisine ise “Biz makinelerden daha zekiyiz; sonuçta onları biz yarattık” diyecekti. 

Bu güzellik cezasız kalmadı elbette! Yarbay, o an her şeyi kayıt altına almadığı için bir soruşturmaya uğradı ve kınama cezası aldı.

***

Stanislav Yevgrafovich Petrov, 2017’nin 19 Mayıs’ında, Moskova banliyösü Fryazino’da, zatürre sonucu hayata gözlerini yumdu. 77 yaşındaydı. Dünyayı gerçekten kurtaran adamdı. Bugün de o gün gibi, bir füzenin onun yaşadığı topraklardan ateşlenildiğini öğrenmek beş dakika bile almıyor; o füzenin karşı tarafa isabet etmesi de hepi topu 25 dakika. Petrov’un ölüm haberiyse Batı’ya dört ayda geldi. 

1984’te, Sovyet ordusundan albay unvanıyla emekli oldu Petrov. Erken uyarı sistemini üreten enstitüde kıdemli mühendis olarak çalışmaya başladı. Karısı Raisa’nın kansere yakalanması üzerine o işi de bıraktı; evine çekildi. Raisa 1997’de öldü.

Ona ulaşmak isteyen Batılı gazeteciler, Petrov’u aksi, huysuz bir adam olarak tanıdı. Onun tek söylediği görevini yaptığıydı. (İlgilisine: Walter Cronkite, Kevin Costner ve Robert De Niro’lu, Peter Anthony imzalı yarı dökümanter yarı kurgu ‘The Man Who Saved The World  – Dünyayı Kurtaran Adam’, Petrov’un detaylı bir portresini çiziyor.)


*** 

O tuhaf günün üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Ne Reagan ne Andropov kaldı ortada. Soğuk Savaş da bitti. 

Ama elimizde başkaları var şimdi. Putin var, Kim Jong-un var, Batı’nın kendi iktidarlarına yapışmak için dünyayı yakabilecek sayısız lideri var. Dünya, güneş ışınlarının azizliği yüzünden bile mahvolabilecekken, bu devletliler birer nükleer cephaneliğe hükmediyor. Birbirlerini saçmasapan sözlerle kışkırtmaya çalışıyorlar. Ellerinin altında her şeyi sona erdirecek birer düğme var. Üstelik dünyayı kurtaran adam da artık yok.   

PS: Petrov, belgeselde “Ben bir kahraman değilim” diyor. “Doğru zamanda doğru yerdeydim sadece.” Sanırım kahramanlığın esas tanımı da bu. Sıra sana geldiğinde gerekeni yapabiliyor musun? Bu kadar.

otoriterlik mesafesi

İki fotoğraf. İkisi de dünya basınında aynı gün çıktı. Ben dünkü Guardian’dan aldım.

Putin, ülkesinin Güvenlik Konseyi’ni karşısına almış konuşuyor.
Johnson da kendi meclisinin içinde, parlamenterlerin arasında konuşuyor.

İki liderden de hazzetmiyorum. Putin dünyayı savaşa sürükleyen karanlık bir tip. Johnson ise çapsız, anlamsız bir siyasi.

Ama o mesafe… İki liderin dışında, sistemler hakkında başka bir şey söyleyen o mesafe… Otoriterleştikçe karşınızdakinden uzaklaşıyorsunuz. Putin, artık bunun son haddine gelmiş durumda (Bu konu ile ilgili bir tweet atmıştım; Özgür Mumcu da gayet isabetle “lider otoriterleştikçe o dahil herkes küçülüyor” dedi, buraya da not düşeyim).

Johnson ise ne kadar sersem olursa olsun, kendi sınırları içinde. Sistemin sınırları içinde. Parlamenterler arasında. Kimseden üstün değil.

Tercih sebebi.