age of empires – yeni sürüm

Dünkü Beyaz Saray hadisesi bir günlük mesele değil; süregiden bir meselede sadece bir durak.

Bu konuların içindeyken konuşmak da zor ama Amerikan tarafında bir süredir mayalanan şuymuş gibi geliyor: Bir tarafında Çin’in, bir başka tarafında Rusya’nın durduğu ve doğal kaynaklar açısından da avantajlı oldukları bir rekabet süregiderken, ABD ve şürekası bunun mevcut demokratik çerçevede yürümeyeceğine ikna oldu. Rekabetin öteki tarafında otoriter ülkeler var ve daha hızlı yol alıyorlar. Şimdi ABD’de Trump’ın ve Musk gibi teknoçarların şahsında aynı tür otoriterliğe meyleden ekip iş başında. Her gün ama her gün, hız ve efektiflik adı altında, tüm kurumlarıyla demokrasinin ayakbağı olduğunu işliyorlar; bir yandan da dünkü gibi ‘İmparator’ fotoğrafı veriyorlar (Sadece Zelensky’le değil, Trump, Britanya başbakanı Starmer’a da ‘sen haddini bileceksin’ çekerken de aynı fotoğrafı görüyoruz.)

Bence ABD’nin o meşhur ‘establishment’ı da buna çoktan ikna oldu ve engel çıkarmak istemiyor; gelecekteki Demokrat başkanlar bile bu hattan yürüyecektir. Zaman içinde dört koldan, demokrasinin işe yaramadığı ancak Roma İmparatorluğu kadar bir demokrasinin işe yaradığı anlatılacak. Bence tabii…

İşin hazin tarafı, bunu çok kolay yapabilirler.

Çünkü Batı, demokrasinin, demokrasiyle gelen hakların ne olduğunu çoktan unuttu. Şirketler, kârlılık ve neoliberal politikalar eşliğinde unutturdu. Şu anda elimizde avucumuzda duran her bir insani hakkı, işçi sınıfı mücadele edip kazanmıştı. Batı’da aydınlar eski metinleri okudu diye, başta Çin Doğu’daki devlet sisteminden kopya çekip bir elit bürokrasi ürettiler diye belki bir Aydınlanma yaşandı ama Aydınlanma, sokaktaki insana tek hak ve özgürlük vermemişti. Onları işçiler kazandı. Bugün de bu haklar tek tek kaybediliyor. O yüzden Trump, Musk, Vance gibi kanıyla canıyla bu hakların karşısında olanlar şovunu yapıyor ve Doğu’daki güçlere karşı “başka çare yok” diye İmparatorluk dayatıyorlar.

İşin jeopolitik kısmı yanında, bunlar da var.

Rusya’daki Çin’deki sosyalizm tarihe karıştı diye oluyor bütün bunlar tabii… Bana öyle geliyor ki, Age of Empires’a geri dönüyoruz. Bu defa şirket-devletli bir Age of Empires’a.

bu da bir yangın

Los Angeles günlerdir cayır cayır yanıyor.

“Yanmıyor” diyen var. “O kadar yanmıyor” diyen var. “Birileri yaktı” diyen var. “Kendileri yakıyorlar, hesapları başka” diyen var. “Allahın gazabı” diyen var. “Yansa da önemli değil, hepsi sigortalı” diyen var. “Neden bugüne kadar söndürmediler” diyen var. Daha neler var…

Hakikat zemini parça parça. İklim değişikliğini, insanın rolünü sorgulayan hep daha az. Hep bir komplo, hep birileri, hep perde arkası… Bir ülkenin durup dururken kendi kendini yakacağına inananlar var.

Esas önemli olan: Bu yukarıdakileri diyenler her gün gitgide çoğalıyor. Bu da bir yangın.

yeni aşırı sağın mucidi

Fransa’da aşırı sağın lideri ve bugünlerin aşırı sağının mucidi denebilecek Jean-Marie Le Pen öldü. Kademe kademe büyüttüğü ve onu cumhurbaşkanı olmanın kıyısına getiren Ulusal Cephe’nin kurucusu ve lideriydi. O Ulusal Cephe’den, bugün seçim olsa Fransa’nın başına geçebilecek Ulusal Birlik Partisi doğdu. Baba Le Pen’in hazzetmediği bu yeni partinin başında kavgalı olduğu kızı Marine Le Pen var… Bir gün iktidara yürürse, babasının kurduğu aşırı sağ hareketin tahtına oturacak olan Marine Le Pen.

Gazetecilik bu; herkes bu ölüm haberini kendi meşrebine göre verdi; en çok dikkat çeken ise Libération‘du. Le Pen’le ve Le Pen’ci fikirlerle yıllardır mücadele eden gazete, kapağında da manşet haberinde de, sembolizmin de yardımıyla, “aynılar aynı yerde” diyordu.

Önce kapaktaki “Maréchal, le voilà!” lafı… Fransa’da meşum bir şarkı var. “Maréchal, nous voilà!” [Mareşal, işte buradayız]. Bu , İkinci Dünya Savaşı’nda bir dönem Fransa’yı yöneten, Nazi işbirlikçisi Vichy Hükümeti’nin başındaki Mareşal Philippe Pétain’e bağlılık ve sadakat göstermek amacıyla yazılan bir marş… Libération, Le Pen’i Vichy’nin devamı gibi gördüğünden, Le Pen’i bu sözlerle uğurluyor. Mareşal, Le Pen işte burada…

İçerideki haberin başlığı da “Ekstremin Sonuna Yolculuk…” Bu da ırkçı bilinen Fransız yazar Louis-Ferdinand Céline‘in (1894–1961) meşhur… ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ kitabına bir gönderme. Böylece herkesi aynı sepete koyuyor Libération.

Bir de ilginç başyazısı var gazetenin… Le Pen ile yıllardır verdikleri mücadeleyi anlatıyorlar. Devam edeceklerini de söylüyorlar. Burası önemli. Zira, 2002’de Le Pen Fransa başkanlık seçimlerinde ilk defa ikinci tura kaldığında Libération‘un ‘Non’ (Hayır) diyen manşeti, Le Pen karşıtı gösterilerde elden ele dolaşmış ve aşırı sağcı liderin, merkez sağcı Jacques Chirac’a kaybetmesinde rol oynamıştı. Bu tarihi manşeti hatırlatan başyazıdan satırlar aşağıda:

” ‘Hayır.’ Jean-Marie Le Pen öldü ve doğal olarak akla gelen ilk kelime bu: ‘Hayır’. Bu, Libération ile onlarca yıl boyunca Fransız aşırı sağının yüzü olmuş kişi arasındaki uzun çatışmayı özetleyen ‘Hayır’. 22 Nisan 2002’de, bir aşırı sağ adayın ilk kez cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna kalmasından bir gün sonra gazetemizin manşetinde kocaman bir şekilde yer alan ‘Hayır’. Bu kapak, 1 Mayıs’taki büyük protesto sırasında binlerce kişi tarafından taşınmış ve Le Pen’in Élysée Sarayı’na giden yolunu kapatmaya katkı sağlamıştı. Bu manşet, gazetemizin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Jean-Marie Le Pen’in temsil ettiği aşırı sağın iktidarı ele geçirmesine yönelik kararlı muhalefetimizin sembolüdür.

Bu, Jean-Marie Le Pen’in öncülüğündeki Ulusal Cephe’nin ve bugün kızı Marine Le Pen’in yönettiği Ulusal Birlik’in değerlerine tamamen karşı gazetecilik ve vatandaşlık duruşumuzun bir ifadesidir. Bu “hayır”, Cezayir’de işkencenin savunulmasına, Nazi suçlarının inkarına, antisemitizme, Ulusal Cephe’nin özü olan ırkçılığa, ulusal öncelik anlayışına, eşcinsellere yönelik nefrete, “AIDS’liler” gibi aşağılayıcı söylemlere, katolik köktendincilere boyun eğen Pétainci bir Fransa vizyonuna, ve o dönem “büyük ikame teorisi” [Grand Remplacement / Great Replacement] olarak adlandırılmayan göçmen karşıtı saplantıya karşı duruşumuzun bir simgesidir; ki bu liste eksiksiz olmaktan çok uzak bir liste.

Jean-Marie Le Pen öldü. Ancak mücadelemiz ne kadar sert olursa olsun, bir insanın ölümüne sevinmek değerlerimiz arasında yer almıyor. Bu ülkede aşırı sağın tarihindeki bir sayfa kapanırken, bu olayın cumhuriyetçi taahhütlerimizi hiçbir şekilde değiştirmediğini belirtmek herhalde gerekmez. Aşırı sağ, hiç olmadığı kadar güçlü.”