yıkmak insanlara yapmak kadar kıymet mi verir?

Photo by Nate Hovee on Pexels.com

Ben bu işe taktım. Sık rastlıyorum, rastladıkça da bozuluyorum. 

Mehmet Akif Ersoy’un güzelim dizelerinin pespaye mısralarla değiştirilmesinden, kimin kaleminden çıktığı belirsiz bu bozuk mısraların da matah bir şeymiş, insanı hüzne boğan eşsiz bir sanat eseriymiş gibi sunulmasından bahsediyorum.

Dün yine rastladım. Bu defa Devlet Bahçeli’nin gençlere seslenişinde… Mevzu Boğaziçi Üniversitesi’ydi. Bahçeli daha önce yerin dibine soktuğu gençlerin gönlünü beceriksizce almaya çalışıyordu. Konuşmanın içeriği yeterince tartışıldı, oraya girmeden Mehmet Akif’i içeren bölüme geçeyim: 

Şöyle diyordu Bahçeli: “Kavgaya çağırana değil, kitap okumaya çağırana koşun. Ne güzel de söylemiş merhum Akif: ‘Gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen iki kazma iki kürek iki de ırgat gerek / Hadi gel geri yapalım şunu desen bir Sinan bir de Süleyman gerek.”

Akif büyük şair, güzel söyler tabii de hiç böyle söyler mi? Orta ikinci sınıf dönem ödevi gibi dize yazar mı?

Bahçeli’nin yanlış aktardığı dizelerin orijinali şöyle: 

“ Yıkmak insanlara yapmak kadar kıymet mi verir?
 Onu en çolpa herifler de emin ol becerir
 Sade sen gösteriver işte budur kubbe diye
 İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye
 Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman 
 Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan”

Aradaki fark o kadar hazin ki… O boşluğa koca bir memleket sığar. Bahçeli’nin tekrarladığı dizeleri belki artık bininci defa duydum. Nasıl başladı acaba? Bir işgüzar, orijinalini yazıp aktarmak yerine, -nedense- aklına geldiği gibi yazıp koymuş internete. Oradan da yayılıp gitmiştir. İnternet bu sahte Akif dizeleriyle dolu. Kendilerini milliyetçi ve muhafazakâr diye tanımlayan yazarlar, bu sahte dizelerle köşe yazıyorlar; siyasetçiler onları söylevlerine koyuyor. 

Bu eğilim bize can sıkıcı bir iki şey söylüyor.

Zamanımıza yayılmış, artık hücrelerimize dek sinmiş bir copy-paste’çilik var, kabul. Ama bu ‘copy-paste’çilik bile ekstradan bir tembellikle işliyor. Google aramasındaki ilk iki üç öneriden sonrasına geçmeye gönül indirmeyen bir tembellik bu. 

Bir de standartsızlık. Koca İstiklal Marşı şairinin şiir bile denilemeyecek, onun üslubuyla uzak yakın ilgisi olmayan satırları kaleme aldığına inanan ve bunu her fırsatta yayan bir standartsızlık. Türkiye’yi usul usul yutan bir vasatlık bataklığı… 

Hakikat-sonrası sadece yalan haberden ibaret değil, sahte dizeler de mönüye dahil. Bu dizelere koşulsuz inanılması da dahil. Hakikat-sonrası, hakikatle ilişkimizin çok derinlerde bir yerde sarsıldığını anlatıyor.

Ben milliyetçi bir insan değilim; muhafazakâr da değilim. Ama bu dizelerin akıbetini görünce içim titriyor. Böylesine örselenmeleri, yerle yeksan edilmeleri canımı yakıyor. 

Çünkü Akif’in dediği gibi: 

Yıkmak insanlara yapmak kadar kıymet mi verir?

aşiyan’daki adam

Yeni Sabah gazetesi 1939’un sonlarında şu son derece tuhaf anketi başlatmıştı: Tevfik Fikret’in heykelini mi dikelim yoksa eserlerini mi yakalım?

Bu anketle başlayan ve sonraki senenin ilk günlerinde de devam eden tartışma bütün Babıali’ye yayılmış, dönemin kalem erbabı Fikret’in hayatı ve eserlerini masaya yatırmıştı. 

Bu hayat ve bu eserler aslında her zaman masadadır. Bilsek de bilmesek de. Tevfik Fikret’in kimliği ve işleri aslında Türkiye’nin ana tartışma hatlarından biridir. Bir kutuplaşma tartışmasıdır bu. Osmanlı’dan bu yana, on yıllar boyu, münevverin, aydının, entelektüelin nerede durması gerektiği bu hatta tartışılır. Yerli ve millilik, vatan hainliği bu hatta tartışılır. Boğaziçi meselesi de bu hattaki son durak.

Boğaziçi, Aşiyan’ın, yani Tevfik Fikret’in, Boğaz’ın en güzel köşesindeki evinin hemen üzerinde. Memleket edebiyatının en önemli mekânlarından Aşiyan, bugün üniversite kampüsüyle organik biçimde birleşik durur. Tevfik Fikret yıllarca orada oturdu. Türkçe’nin büyük şairi, Boğaziçi’nin öncüsü Robert Koleji’nin de öğretmeniydi. Aşiyan, yuva demektir. Tevfik Fikret de bir nevi Boğaziçili sayılır. 

Büyük şair süregiden tartışmaya zaten hep dahil de bugün Aşiyan üzerinden bir de evsahibi konumunda.

Fikret, istibdat rejiminin azılı düşmanıydı. 2. Abdülhamit’ten ona yapılan suikast girişimini bir şiirle alkışlayacak derecede nefret ediyordu. Öfkesi açıktı; 2. Abdülhamit döneminde herkes birbirini jurnallerken, o korkmadan saray karşıtı şiirler yazdı. Galatasaray Lisesi’nin efsanevi müdürüydü. Boyun eğmez, uzlaşmaz, eğilip bükülmez, doğru bildiği yoldan şaşmaz, inatçı bir adamdı. Sonradan onlara karşı çıksa da bir dönem İttihatçıların baştacıydı. 1908 sonrası İttihatçı gazetesi Tanin’i çıkartan ekiptendi. Mustafa Kemal’in de ilham kaynaklarındandı. 

Yani bugün iktidar yanlılarının onu sevmemesi için epey unsur var. Boğaziçi tartışmasında sayılıp dökülen her şey Fikret’in kimliğinde mevcut: Elit, aydın, kökü dışarıda, rejim düşmanı. Bir de şu var tabii: Bu adam gelmiş bir de Boğaz’ın en güzel yerinde oturuyor.

Boğaziçi’nde iktidar yanlıları, orayı tümden kapatalım diyenler, oraya gelirsek gece işi bitirir gündüz işe gideriz diyenler bu çok eski kavgayı veriyor. 

İttihatçıların “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” pankartlarını taşıyanlar da aynı kavgayı veriyor. 100 küsur yıl önce çizilmiş kutuplaşma hatları derinleşiyor. Boğaziçi meselesin anlamak için Fikret’i ve bu tartışmadaki yerini anlamak gerekir. Kendi durduğu yeri… Kutuplaşmanın iki tarafında, başkalarının onu koyduğu yeri…

Tevfik Fikret bugün Aşiyan’da otursa ne yazardı acaba?

aklıma gelen tek cevap internet

Kardeş blogla ilişkiyi ilk elde kurmak adına ilk oraya not düştüğüm, eskilerden ama hiç eskimeyecek bir demeç alalım bu bloga da. İngiliz romancı Martin Amis’den geliyor. Kendisine 2018’de Brexit ve Trump’ın saçmalıkları sorulduğunda verdiği yanıt… Bugünler için de gayet pratik bir açıklama.  

“Son 10 yılda Batı’daki herkesi bu kadar saf kılacak ve tatsız bir yöne, geriye sürükleyecek ne olmuş olabilir diye kafa patlatıp duruyorum, aklıma gelen tek cevap internet. Sanırım sıradan insanlarda bir zihin değişikliği meydana geldi. Hakikat, bir standart olarak zayıfladı örneğin. İnsanlar artık hakikate eskisi gibi aldırış etmiyorlar; çünkü doğruluğu su götürür şeylere alıştılar. Yıllar evvel birisinin internette var olan şeylerin ancak yüzde altmışının doğru olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Onu duyduğumda dehşete düşmüştüm ama şimdi bu rakam bence yüzde 30’lara geriledi. Neden bilmiyorum, bu durum insanların gerçekliğe bakışını bulandırdı ve son derece tatsız, ilkel ve kabileci duygular üretti.” 
İlgili röportajın tamamı şurada.

Fotoğraf: Elena Seibert