yeni türkiye yeni uzmanlık

Hafta sonu oynanan Trabzon-Beşiktaş maçından bir an. Kalecinin geri pası tutmasından doğan çiftvuruş Beşiktaş tarafından kullanılıyor ve bu sayede bir futbol maçında ilk defa (ve muhtemelen son defa) bu şekilde kurulan bir baraj görüyoruz. Maçın ardından eski hakemlerin yaptığı yorumlara göre bu bir kural hatası; çünkü böyle bir serbest vuruş, altı pasın kaleye paralel çizgisi üzerinden, yani gol atmak için epey avantajlı bir yerden kullanılmalıydı.

Futbol muhabbetiyle nefes tüketmek istemiyorum ama bu an normal bir an, hata da normal bir hata değil. Çünkü sadece Türkiye’de oynanan futbolun seviyesini değil, ülkenin içine düştüğü durumu da özetliyor.

Bu kuralı biz bilemeyebiliriz. Ama hakemler de bilmiyor mu? Hadi orta hakem bilmiyor, yan hakemler de mi bilmiyor? Dördüncü hakem? Peki işi zaten bu hataları engellemek olan ve eski hakemlerin söylediğine göre başucunda kurallar kitabı bulunan VAR hakemleri? Altı hakem…

Durum şu: Ya altı hakem de kuralı bilmiyor. Ya bazıları biliyor ama önemsemiyor. Ya yine bazıları biliyor ama diğerlerini uyarmıyor. Üçü de birbirinden sıkıcı.

Bir işin uzmanı olan insanların tümünün uzmanlığının gereğini yerine getirmediği bir an bu.

Uzmanlığın, liyakatin ayaklar altına alındığı, önemsenmediği, hakir görüldüğü Yeni Türkiye’de sıradan bir an…

can’t get you out of my head

Tuhaf bir belgesel izlemeye başladım. Bana da, “bak ne yapmışlar” diyerek Elif Key gösterdi. Ödüllü belgeselci Adam Curtis’ten, Can’t Get You Out Of My Head – An Emotional History of the Modern World. BBC için yapılmış,  çok yeni bir iş. Dumanı üzerinde. Bölümleri YouTube’da bulunuyor.

Bu blogun ruhuna uygun bir belgesel. Açılış cümlesinden belli: “Tuhaf zamanlardan geçiyoruz” diyerek başlıyor. 

Komplo teorileri, yapay zekâ, el değiştiren güç, yer değiştiren gölgeler, ABD, Çin, Rusya, İngiltere… “Bugünlere nasıl geldik” sorusunun yanında “bugünleri biz nasıl yaptık” sorusuna da cevap arıyor Curtis. Bunu da birbirinden çok farklı hikâyeleri bir araya getirerek yapıyor. Kara Panterler, Kültür Devrimi, İngiltere’de alttan alta diş gösteren ırkçılık… Başarılı olup olmadığına şimdilik girmeyeyim; sabır da gerektiren sekiz saatlik bir iş ve ben daha bir buçuk saatini seyrettim ama yine de bana çok ilginç gelen yönünü söyleyeyim: Bir belgeselde büyük olayların küçücük, önemsiz anlarla, ham görüntülerle anlatıldığını hiç görmemiştim. Amerika’yı derin yalnızlıkla, tarlaların hışırtısıyla, ilk göçmenlerin büyük korkusuyla anlatıyor mesela. Bir Turgut Uyar şiiri gibi ilerliyor.

Bakalım öyle de bitecek mi?

*

PS: Madem Can’t Get You Out Of My Head dedik, Kylie Minogue’nun 2000’li yılları açan şarkısını da hatırlamayalım mı?

La la la – la la la

kutuplaşma: virüsçüler vs. antivirüsçüler

Virüs Gerçeği grubu lideri Willem Engel, kendisiyle röportaj yapan bir gazeteciye zorla sarılırken…

Yeni normal kutuplaşma. Ama illa ideolojik bir kutuplaşma değil. Sosyal medyanın çarpan ve çoğaltan gücüyle, neredeyse her toplum her mesele üzerine kutuplaşabiliyor.  

Yine de sağlık üstüne bir zıtlaşma beklemezdim. Ya da bu süratle beklemezdim.

Hollanda’da yaşanan ama süreç itibariyle bütün dünyayı ilgilendiren bir mesele var. Küresel bir kutuplaşmanın nüvesi…

Bugün Hollanda’da hükümetin hızla yayılan koronavirüse karşı son çare olarak yürürlüğe koyduğu gece sokağa çıkma yasağı üstüne büyük fırtına koptu. Virüsün medya ve hükümet tarafından abartıldığına inanan, komplocu düşünüşe yakın ve yatkın Virus Waarheid (Virüs Gerçeği) isimli bir grup meseleyi mahkemeye taşımıştı. Neticede mahkeme hükümetin bu yasağı yanlış bir usulle uyguladığına hükmetti ve yasağı iptal etti. Hükümet de karara itiraz etti ve mahkeme konuyu üç günlüğüne erteledi. Sokağa çıkma yasağına başından beri karşı çıkan aşırı sağcı ana muhalefet lideri Geert Wilders ve partilileri (ve birtakım başka muhalif partiler) şimdi kıyameti koparıyor; hükümetin yargıyı etkilediği kara bir gün yaşandı diyorlar.

Ama toplumun önemli bir kısmı da (herhalde yarıdan fazlasıdır) yasağın yanında. Bulaşma sayısı ve oranı da giderek düşüyor. 

Şimdi ne olacak? Parklarda bahçelerde birbirine sarılma eylemleri düzenleyen komplo teorici bir grup virüsün etkisinden şüphe ettiği için, bugüne dek ciddi tesir göstermiş bir uygulama kalkacak mı? Toplumun sağlığından endişe eden kesimi, yaşlılar, hastalar, canlarının derdine düşenler ne olacak?

Peki ya mevzu kimin ne düşündüğü değil, hukukun üstünlüğü; hükümet otoriter eylemler için ortam peşinde diyenler korkularında haksız mı? Bunları komplocu ya da düz ırkçı insanlar söylediği zaman otomatikman yadsımalı mıyız?  

Bir virüs dünyayı temelinden sarsıyor. Her gün yeni soru, her gün yeni sorun çıkartıyor. En temel sorun da kutuplaşma. Kılcal damarlarımıza dek sirayet eden kutuplaşma.

aşiyan’daki adam

Yeni Sabah gazetesi 1939’un sonlarında şu son derece tuhaf anketi başlatmıştı: Tevfik Fikret’in heykelini mi dikelim yoksa eserlerini mi yakalım?

Bu anketle başlayan ve sonraki senenin ilk günlerinde de devam eden tartışma bütün Babıali’ye yayılmış, dönemin kalem erbabı Fikret’in hayatı ve eserlerini masaya yatırmıştı. 

Bu hayat ve bu eserler aslında her zaman masadadır. Bilsek de bilmesek de. Tevfik Fikret’in kimliği ve işleri aslında Türkiye’nin ana tartışma hatlarından biridir. Bir kutuplaşma tartışmasıdır bu. Osmanlı’dan bu yana, on yıllar boyu, münevverin, aydının, entelektüelin nerede durması gerektiği bu hatta tartışılır. Yerli ve millilik, vatan hainliği bu hatta tartışılır. Boğaziçi meselesi de bu hattaki son durak.

Boğaziçi, Aşiyan’ın, yani Tevfik Fikret’in, Boğaz’ın en güzel köşesindeki evinin hemen üzerinde. Memleket edebiyatının en önemli mekânlarından Aşiyan, bugün üniversite kampüsüyle organik biçimde birleşik durur. Tevfik Fikret yıllarca orada oturdu. Türkçe’nin büyük şairi, Boğaziçi’nin öncüsü Robert Koleji’nin de öğretmeniydi. Aşiyan, yuva demektir. Tevfik Fikret de bir nevi Boğaziçili sayılır. 

Büyük şair süregiden tartışmaya zaten hep dahil de bugün Aşiyan üzerinden bir de evsahibi konumunda.

Fikret, istibdat rejiminin azılı düşmanıydı. 2. Abdülhamit’ten ona yapılan suikast girişimini bir şiirle alkışlayacak derecede nefret ediyordu. Öfkesi açıktı; 2. Abdülhamit döneminde herkes birbirini jurnallerken, o korkmadan saray karşıtı şiirler yazdı. Galatasaray Lisesi’nin efsanevi müdürüydü. Boyun eğmez, uzlaşmaz, eğilip bükülmez, doğru bildiği yoldan şaşmaz, inatçı bir adamdı. Sonradan onlara karşı çıksa da bir dönem İttihatçıların baştacıydı. 1908 sonrası İttihatçı gazetesi Tanin’i çıkartan ekiptendi. Mustafa Kemal’in de ilham kaynaklarındandı. 

Yani bugün iktidar yanlılarının onu sevmemesi için epey unsur var. Boğaziçi tartışmasında sayılıp dökülen her şey Fikret’in kimliğinde mevcut: Elit, aydın, kökü dışarıda, rejim düşmanı. Bir de şu var tabii: Bu adam gelmiş bir de Boğaz’ın en güzel yerinde oturuyor.

Boğaziçi’nde iktidar yanlıları, orayı tümden kapatalım diyenler, oraya gelirsek gece işi bitirir gündüz işe gideriz diyenler bu çok eski kavgayı veriyor. 

İttihatçıların “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” pankartlarını taşıyanlar da aynı kavgayı veriyor. 100 küsur yıl önce çizilmiş kutuplaşma hatları derinleşiyor. Boğaziçi meselesin anlamak için Fikret’i ve bu tartışmadaki yerini anlamak gerekir. Kendi durduğu yeri… Kutuplaşmanın iki tarafında, başkalarının onu koyduğu yeri…

Tevfik Fikret bugün Aşiyan’da otursa ne yazardı acaba?