can’t get you out of my head

Tuhaf bir belgesel izlemeye başladım. Bana da, “bak ne yapmışlar” diyerek Elif Key gösterdi. Ödüllü belgeselci Adam Curtis’ten, Can’t Get You Out Of My Head – An Emotional History of the Modern World. BBC için yapılmış,  çok yeni bir iş. Dumanı üzerinde. Bölümleri YouTube’da bulunuyor.

Bu blogun ruhuna uygun bir belgesel. Açılış cümlesinden belli: “Tuhaf zamanlardan geçiyoruz” diyerek başlıyor. 

Komplo teorileri, yapay zekâ, el değiştiren güç, yer değiştiren gölgeler, ABD, Çin, Rusya, İngiltere… “Bugünlere nasıl geldik” sorusunun yanında “bugünleri biz nasıl yaptık” sorusuna da cevap arıyor Curtis. Bunu da birbirinden çok farklı hikâyeleri bir araya getirerek yapıyor. Kara Panterler, Kültür Devrimi, İngiltere’de alttan alta diş gösteren ırkçılık… Başarılı olup olmadığına şimdilik girmeyeyim; sabır da gerektiren sekiz saatlik bir iş ve ben daha bir buçuk saatini seyrettim ama yine de bana çok ilginç gelen yönünü söyleyeyim: Bir belgeselde büyük olayların küçücük, önemsiz anlarla, ham görüntülerle anlatıldığını hiç görmemiştim. Amerika’yı derin yalnızlıkla, tarlaların hışırtısıyla, ilk göçmenlerin büyük korkusuyla anlatıyor mesela. Bir Turgut Uyar şiiri gibi ilerliyor.

Bakalım öyle de bitecek mi?

*

PS: Madem Can’t Get You Out Of My Head dedik, Kylie Minogue’nun 2000’li yılları açan şarkısını da hatırlamayalım mı?

La la la – la la la

kutuplaşma: virüsçüler vs. antivirüsçüler

Virüs Gerçeği grubu lideri Willem Engel, kendisiyle röportaj yapan bir gazeteciye zorla sarılırken…

Yeni normal kutuplaşma. Ama illa ideolojik bir kutuplaşma değil. Sosyal medyanın çarpan ve çoğaltan gücüyle, neredeyse her toplum her mesele üzerine kutuplaşabiliyor.  

Yine de sağlık üstüne bir zıtlaşma beklemezdim. Ya da bu süratle beklemezdim.

Hollanda’da yaşanan ama süreç itibariyle bütün dünyayı ilgilendiren bir mesele var. Küresel bir kutuplaşmanın nüvesi…

Bugün Hollanda’da hükümetin hızla yayılan koronavirüse karşı son çare olarak yürürlüğe koyduğu gece sokağa çıkma yasağı üstüne büyük fırtına koptu. Virüsün medya ve hükümet tarafından abartıldığına inanan, komplocu düşünüşe yakın ve yatkın Virus Waarheid (Virüs Gerçeği) isimli bir grup meseleyi mahkemeye taşımıştı. Neticede mahkeme hükümetin bu yasağı yanlış bir usulle uyguladığına hükmetti ve yasağı iptal etti. Hükümet de karara itiraz etti ve mahkeme konuyu üç günlüğüne erteledi. Sokağa çıkma yasağına başından beri karşı çıkan aşırı sağcı ana muhalefet lideri Geert Wilders ve partilileri (ve birtakım başka muhalif partiler) şimdi kıyameti koparıyor; hükümetin yargıyı etkilediği kara bir gün yaşandı diyorlar.

Ama toplumun önemli bir kısmı da (herhalde yarıdan fazlasıdır) yasağın yanında. Bulaşma sayısı ve oranı da giderek düşüyor. 

Şimdi ne olacak? Parklarda bahçelerde birbirine sarılma eylemleri düzenleyen komplo teorici bir grup virüsün etkisinden şüphe ettiği için, bugüne dek ciddi tesir göstermiş bir uygulama kalkacak mı? Toplumun sağlığından endişe eden kesimi, yaşlılar, hastalar, canlarının derdine düşenler ne olacak?

Peki ya mevzu kimin ne düşündüğü değil, hukukun üstünlüğü; hükümet otoriter eylemler için ortam peşinde diyenler korkularında haksız mı? Bunları komplocu ya da düz ırkçı insanlar söylediği zaman otomatikman yadsımalı mıyız?  

Bir virüs dünyayı temelinden sarsıyor. Her gün yeni soru, her gün yeni sorun çıkartıyor. En temel sorun da kutuplaşma. Kılcal damarlarımıza dek sirayet eden kutuplaşma.

aşiyan’daki adam

Yeni Sabah gazetesi 1939’un sonlarında şu son derece tuhaf anketi başlatmıştı: Tevfik Fikret’in heykelini mi dikelim yoksa eserlerini mi yakalım?

Bu anketle başlayan ve sonraki senenin ilk günlerinde de devam eden tartışma bütün Babıali’ye yayılmış, dönemin kalem erbabı Fikret’in hayatı ve eserlerini masaya yatırmıştı. 

Bu hayat ve bu eserler aslında her zaman masadadır. Bilsek de bilmesek de. Tevfik Fikret’in kimliği ve işleri aslında Türkiye’nin ana tartışma hatlarından biridir. Bir kutuplaşma tartışmasıdır bu. Osmanlı’dan bu yana, on yıllar boyu, münevverin, aydının, entelektüelin nerede durması gerektiği bu hatta tartışılır. Yerli ve millilik, vatan hainliği bu hatta tartışılır. Boğaziçi meselesi de bu hattaki son durak.

Boğaziçi, Aşiyan’ın, yani Tevfik Fikret’in, Boğaz’ın en güzel köşesindeki evinin hemen üzerinde. Memleket edebiyatının en önemli mekânlarından Aşiyan, bugün üniversite kampüsüyle organik biçimde birleşik durur. Tevfik Fikret yıllarca orada oturdu. Türkçe’nin büyük şairi, Boğaziçi’nin öncüsü Robert Koleji’nin de öğretmeniydi. Aşiyan, yuva demektir. Tevfik Fikret de bir nevi Boğaziçili sayılır. 

Büyük şair süregiden tartışmaya zaten hep dahil de bugün Aşiyan üzerinden bir de evsahibi konumunda.

Fikret, istibdat rejiminin azılı düşmanıydı. 2. Abdülhamit’ten ona yapılan suikast girişimini bir şiirle alkışlayacak derecede nefret ediyordu. Öfkesi açıktı; 2. Abdülhamit döneminde herkes birbirini jurnallerken, o korkmadan saray karşıtı şiirler yazdı. Galatasaray Lisesi’nin efsanevi müdürüydü. Boyun eğmez, uzlaşmaz, eğilip bükülmez, doğru bildiği yoldan şaşmaz, inatçı bir adamdı. Sonradan onlara karşı çıksa da bir dönem İttihatçıların baştacıydı. 1908 sonrası İttihatçı gazetesi Tanin’i çıkartan ekiptendi. Mustafa Kemal’in de ilham kaynaklarındandı. 

Yani bugün iktidar yanlılarının onu sevmemesi için epey unsur var. Boğaziçi tartışmasında sayılıp dökülen her şey Fikret’in kimliğinde mevcut: Elit, aydın, kökü dışarıda, rejim düşmanı. Bir de şu var tabii: Bu adam gelmiş bir de Boğaz’ın en güzel yerinde oturuyor.

Boğaziçi’nde iktidar yanlıları, orayı tümden kapatalım diyenler, oraya gelirsek gece işi bitirir gündüz işe gideriz diyenler bu çok eski kavgayı veriyor. 

İttihatçıların “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” pankartlarını taşıyanlar da aynı kavgayı veriyor. 100 küsur yıl önce çizilmiş kutuplaşma hatları derinleşiyor. Boğaziçi meselesin anlamak için Fikret’i ve bu tartışmadaki yerini anlamak gerekir. Kendi durduğu yeri… Kutuplaşmanın iki tarafında, başkalarının onu koyduğu yeri…

Tevfik Fikret bugün Aşiyan’da otursa ne yazardı acaba?

boğaziçi’nde hakikat-sonrası izleri

Boğaziçi’nde protesto altı haftadır devam ediyor. Öğrencilerin de öğretim üyelerinin de, onca gözdağına rağmen tavrı değişmedi. Dik duruyorlar. Tarihe kendi notlarını düşüyorlar.

İktidarın tavrı da değişmedi ama. Neredeyse yirmi senedir ama en çok da Gezi’den beri gördüğümüz üzere, değişmeyecek de. 

Ön planda rektör atama meselesi duruyor da iktidar, Boğaziçi üzerinden bir seçkinler, elitler tartışması yürütüyor. İktidarcıların bir kısmı da bunun fena halde farkında. Boğaziçi kapatılsın diyenler bile çıktı. Yerine yerli ve milli üniversite açılsın istiyorlarmış. Bildik sözler.

Böyle birtakım okullar var: Boğaziçi, ODTÜ, Galatasaray, özel kolejler… AKP öncesi Türkiye’de, sistemin önemli noktalarına eleman yetiştirip gönderen okullar bunlar. İktidarla beraber bir zihniyet değişimi yaşamadılar. Ama ODTÜ’yü bir ölçüde dışarıda tutarsak, öyle solcu falan da değillerdir. Onları tanımlayan kimlik dünyalı olmalarıdır. Dünyaya açık, dünyanın farkında, dünyaya uygun, dünyaya talip… AKP’nin biraz da başka çaresi olmadığından diktiği ‘yerli ve milli’ gömleği bu okullardan çıkanlara dar gelir. Mesela sağcısına, hatta varsa AKP’lisine de dar gelir. 

Ama şimdi iktidar bu gömleği, bu çerçeveyi tek tek bu okulların da önüne koyuyor. Koyacak. Hâkimiyet bizde, seçkinler neden -hâlâ- orada diyecek. Bunu yaparken de seçkin diye gördüğü o kesimi razı edemeyeceği için seçkinliğin kendisini tartışmaya açacak. 

İşte başladı bile. Okullar hızla iktidar taraftarlarının gözünden düşüyor. Kökü de aklı da dışarıda, yoz, ahlaksız insanların kurumları olarak görülüyor. 

Kutuplaşmayla at başı giden bir tartışma bu seçkinlik tartışması. Dünyanın her yerinde böyle. Trumpçılar da ABD’de mevcut düzeni besleyen damarları kesip atmak, hiç değilse değersizleştirmek istemişlerdi. Hakikat-sonrası, böyle bir düzlem. Uzmanların dinlenmediği, uzmanlığa giden eğitimin en iyisini veren kurumlara da şüpheyle yaklaşıldığı bir tuhaf, kuralsız, başıboş uzaydan ibaret hakikat-sonrası. 

Seçkinlik tartışmasının daha çok örneğini göreceğiz. Türkiye’de de dünyada da. 

Yine de bize has bir tuhaflığı not düşelim: Yirmi yıllık bir iktidar, nasıl olur da kendi seçkinini yetiştiremez? Nasıl olur da tepeden atanmış rektöre iki adet yardımcı bulabilmek için dokuz doğurur?

Bunu da iktidarcılar düşünsün. 

bize alman kanı aşılıyorlar

‘Hakikat-sonrası’ gündemine dair en popüler sorulardan biri şu: İyi de insanlar, liderler ya da rejimler yalan söylemeye yeni mi başladı; kendimizi bildik bileli yalan söylenmiyor mu?

Söyleniyor. Dil kadar eski bir hikâye yalan, muhtemelen dilden de eski. Demek ki bugünleri farklı, hakikat-sonrası iklimini de hâkim kılan unsur bu işin eskiliği yeniliği değil. Bir değişim yaşadık. 2000’li yıllarda hayatımızda iki şey emsalsiz ölçüde değişti.

Hız. 

Volüm. 

Yalanlar ve safsatalar bugün tarihte hiç görülmemiş hızla yayılıyor (bazen biz de bu sürecin ortağıyız) ve her birimiz her gün hiçbir atamızın şahit olmadığı kadar yalan işitiyor.  

Yine de yalandan, safsatadan eskiden beri korkulduğuna ilişkin renkli bir örnek vermek istiyorum. Aşağıda genç Cumhuriyet’in önde gelen isimlerinden Falih Rıfkı Atay’ın ‘Moskova-Roma’ isimli kitabından bir pasaj var. Önceki post’ta yer verdiğim Atay’ın 1932’den gelen bu satırları fena halde bugünleri hatırlatıyor. 

Bir farkla: O zaman rejim safsataların yayılmasından korkuyor. Şimdiki rejimler bu safsatalardan besleniyor. 

Söz Falih Rıfkı’da: 

Grucia vapuru daha boğazda iken, ahbaplarımızdan birinin evine ihtiyar bir kalfa kadın geliyor: “-İsmet Paşa, Rusya’da Bolşevik olacakmış; artık herkes çalışacakmış; kimsenin malı mülkü olmıyacakmış. Ne olur, belki içlerinde sizin bir tanıdığınız vardır; ona söyleseniz; bunamış bir kadınım. Bundan sonra iş tutamam. Bana İstinye’deki evimi bıraksalar, gene üst katını kiraya verip geçinsem, dursam. 

Son buhran vergisi üzerine gene böyle fakat daha sarsak bir kadın bana demişti ki: 

-Beyefendi, benim beş lira maaşım var. Ankara’da Bürhan Bey geliyormuş, elli kuruşunu kesecekmiş. Ne olur, beni ona götürseniz, yalvarsam, eteğini öpsem, benim maaşıma dokunmasa!

Büyük harp’te Mudanya’da tifüs aşısı yapılırken, bir nefer: -Nedir bu çektiğimiz, her gün iğneleniyor duruyoruz, demişti. 

Kulağıma iğilen bir hoca dedi ki: -Ne hastalık ne bir şey.. Bize Alman kanı aşılıyorlar. 

Kalabalık ham ve şuursuz kaldıkça, onu fesat sağanağı içinde şaşalamaktan kurtarmak mümkün değildir. Bu şaşkınlık, kalabalığı anarşi ve ihtilale kadar da sürükliyebilir. Silah, kalabalığa karşı susmak değil, anlatmaktır. Rejim düşmanına fesat parolası vermemek için, rejimin münakaşalarını açık havaya çıkmaktan menetmek değil, fesat parolasını havada bırakmak için kalabalığın kulağını kendi tarafımızda bulundurmalıyız.”