Bu sene Nobel Barış Ödülü iki gazeteciye, Filipinler’den Maria Ressa ile Rusya’dan Dimitri Muratov verildi. Zor yerlerde cesur işler yapıyorlar.
Bu ödül bundan önce sadece bir defa bir gazeteciye verilmişti. 1935 yılında Alman gazeteci Carl von Ossietzky’ye…
Carl von Ossietzky solcu, pasifist ve barış yanlısı bir gazeteciydi. 1920’ler boyunca, otuzlu yaşlarındayken, Almanya’nın yeniden silahlanma faaliyetlerini araştırıp haberleştirdi. Vatan haini ve ajan damgası yedi. Hapsedildi.
Hapisten çıkmasından bir ay sonra, 1933’ün Ocak’ında Hitler iktidara geldi. Ossietzky, hız kesmeden Hitler’e, Nazi ideolojisine ve ülkeyi saran antisemitizme yüklendi. Zaten bir süredir açıktan bu ideolojiyi eleştiriyordu. “Havada kan kokusu var” diyordu. Haklı çıktı. 1933 Şubat’ındaki Reichstag Yangını’nın hemen ardından tutuklandı ve Oldenburg’daki Esterwegen toplama kampına gönderildi. Korkunç eziyetlere maruz kaldı. 1935’te Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüğünde, çoktan tüberküloza yakalanmıştı. Ödülünü almaya gidemedi. Zaten bu ödülden Alman basınında bahsedilmedi. Kısa bir süre sonra da Alman vatandaşlarının Nobel ödülü alması Propaganda Bakanı Goebbels’in gayretiyle yasaklandı.
Savaş karşıtı Ossietzky, 1938’de gözetim altındayken öldü. Tüberküloz bütün vücudunu tüketmişti. Çıkmaması için çalıştığı bir sonraki dünya savaşını görmedi.
Dünyanın vicdanı oldu. Uyanık kaldı. Bedel ödedi. İlham verdi. Savaşın değil barışın kahramanıydı Ossietzky. Aldığı ödül yerindeydi. Nobel komitesinin, Naziler’in açık tehditlerine rağmen ona ödül vermesi de cesaretti. İlginç olan, bugüne dek bu ödülün bir başka gazeteciye verilmemesiydi. Bedel ödeyen, hapse düşen, can veren, mücadele eden sayısız gazeteci varken…
COVID-19 varyantları, Yunan alfabesinin harfleriyle isimlendiriliyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), ‘Çin virüsü’, ‘Wuhan virüsü’ lafları yayıldıktan sonra, bir de ‘İngiliz virüsü’ denmemesi için (zira bir varyant da orada çıkmıştı) bu alfabe oyununu icat etti. Açıkgözlülük; yine de fena düşünce değil.
Alfabenin ilk harfi Alpha, İngiltere’de çıkandı. Beta’ya ilk Güney Afrika’da rastlandı. Delta Hindistan’da keşfedildi. Mu bir ara ciddi endişe kaynağıydı. Omicron şu an için esip gürleyen varyant, artık hepimiz tanıyoruz. Bir de kısa sürede sönüp giden, kaybolan (iyi ki!) ünsüz varyantlar oldu: Gamma, Kappa, Lambda, Epsilon, Iota, Eta, Zeta, Theta… Alfabeyi öğreniyoruz.
Yalnız ilginç bir detay var. Sessiz sedasız gerçekleşen diplomatik bir hamle. Omicron’un ismi ilk önce Omicron değildi. ‘Nu’ idi. Hatta yeni varyantla ilgili kaygı verici tondaki ilk haberler, gazetelerin websitelerine ‘Nu varyantı’ diye düşmüştü. Derken, WHO bu ismi tedavülden kaldırdı. Gerekçe ‘nu’ isminin, kulağa ‘yeni’ (new) gibi gelmesiydi. Bence çok da gerekli bir gerekçe değil ama yaptılar bir kere ne diyelim (‘Nu’, Holllanda’ca da ‘şimdi’ demek bu arada; gazeteler ‘bugünün varyantı’ diye lanse etmişlerdi).
Sıradaki harf ‘xi’ idi (kzay diye okunuyor). Ama o da varyanta isim olamadı. WHO ondan da kaçtı. Çünkü bu harf diplomatik bir skandal çıkarabilirdi; zira Xi hem Çin’de çok kullanılan bir isim hem debilfiil Çin devlet başkanı Xi Jingping’in ismi (o da Çi Cingping diye okunuyor). Okunuşları aynı olmasa da WHO maceraya girmek istemedi; sıradaki zararsız ve nötr harf ‘Omicron’a yöneldi. Doğruya doğru ‘Çin virüsü’, ‘Wuhan virüsü’ isimlerinden sonra bir de ‘Çi virüsü’ biraz sıkıntı yaratırdı. Yeni dünyanın gereği bu: Varyant diplomasisi…
Alfabede bir sonraki harfi hepimiz tanıyoruz. Pi harfi. Bakalım varyantı kuvvetli mi olacak zayıf mı? Tabii bir de sonsuza gitme riski var.
Gazeteciliğe bugün başlasaydım (ve bugünkü kafam da olsaydı) uzmanlaşmak için gözüme iklim değişikliğini kestirirdim. Çok kısa bir süre sonra en çok ve belki sadece bu konuyu konuşacağız.
Almanya’da dün resmen göreve başlayan Trafik Işığı Koalisyonu’nun (Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Hür Demokratlar) 200 sayfalık anlaşma metninde iklim sözcüğü tam 198 defa geçiyor. Koalisyonun ana gündemi ve temel görev sahası -pandemi de izin verirse tabii- enerjide geçiş süreci ve iklim değişikliği olacak. Çünkü artık ayan beyan ortada, bu sadece bir doğa meselesi değil; ekonomi de milli güvenlik de toplumsal hareketler de hatta toplum yapısı da iklim değişikliğinden doğrudan etkilenecek.
Neyin nasıl olabileceğini orman yangınlarıyla, bu yaz Türkiye’de de gördük. Günün popüler deyişiyle: Geliyor gelmekte olan.
Gördüğüm tüm siyasetçiler içinde beni en karışık duygular içinde bırakanıydı. Aynı dünya görüşünü paylaşmıyoruz ama yönetiminin, üslubunun güven ve sıcaklık yaydığını da yadsıyamam. Zaman içinde onu benimsemeye başladım. Çılgın, aptal ve densiz liderler çağında bir tür sığınaktı. Sertlik ve çiğlik barındırmayan bir otoritesi vardı ve bunu sergilemekten hiç kaçmadı. Bir kadın lider olması mı, işinin ehli bir insan olması mı, sükûneti ve ayağının yere sağlam basması mı, yoksa hepsi birden mi bilmiyorum ama bir dönemi kendine mal etti.
Ben uzaktan bir gözlemciyim ama gördüğüm kadarıyla ona oy vermemiş Almanlar da farklı düşünmüyor. Kendilerini güvende hissettiklerini söylüyorlar. Süddeutsche Zeitung da, bugün “gücü sükûnetindeydi” diye uğurlamış onu. Evet, Angela Merkel bir tür çapaydı. Aynı dünya görüşünü paylaşmıyoruz dedim ama şu da var: Aynı dünyayı paylaştığımızı hissettiren bir liderdi. Bu bile çok şey aslında.
Dün CHP’nin Mersin’de mitingi vardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Mersin Valiliği de CHP’liler de mitingde kaç kişinin toplanmış olduğuyla ilgili topa girdi. Bunun bir önemi yok; kalabalıklar bazen bir şey ifade etmeyebiliyor ya da tam tersi. En iyi yakın tarihten biliyoruz. Bununla beraber, hakikatle bağı kaybetmemek, memleketin hakikatinden haberdar olmak seçim sonuçlarına doğrudan etki ediyor. İmamoğlu’nun seçimi sonrası kardeş blogda yazdıklarımı buraya naklediyorum. Hem hafıza tazelemiş oluruz.
*
1950 seçimlerinden önce Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Ankara’dan İstanbul’a gelir ve on binlerin katıldığı Taksim Mitingi’nde konuşur. Coşkulu kalabalık, yaklaşan seçimler hakkında endişe duyan İnönü’nün yüzünü güldürmüştür. Stres altındaki Cumhurbaşkanı rahatlamıştır. İnönü, kürsüden halka bakarken, yanında bulunan ve onca insanı oraya toplamanın gururunu yaşayan Vali Fahrettin Kerim Gökay, mütebessim Cumhurbaşkanı’na döner ve o meşhur sözü sarf eder: “İşte Paşam, İstanbul!” Seçim, CHP adına hezimetle sonuçlanır. Kalabalık Paşa’yı yanıltmıştır. *Muharrem İnce, geçen seneki başkanlık seçimi sürecinin son günü Maltepe’de miting yaptığında daha da büyük bir kalabalık vardı. Hatırlayın; denizden gelenler, alana yürüyerek ulaşmaya çalışanlar, metronun aksaması vs… İnce, o gün başkanlığı kazanmış gibi duruyordu. Bir tek birinin çıkıp “İşte Paşam, İstanbul” demediği kalmıştı. O da kaybetti. O gün oraya gelenler belki ona oy vermişti ama yetmedi. *İstanbul’un yeni (ve iki kere rafine) belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, kalabalığını kendi yarattı. İnsan insan büyüttü o kalabalığı. Hem de beş ay önce onu kimse tanımıyorken. İnönü ve İnce de on binleri kendi karizmalarıyla oraya toplamıştı ama işte fark var: İmamoğlu kazandı. Sadece Yıldırım’a karşı değil, başta Erdoğan tüm AKP’ye ve geleneksel medyanın kahir ekseriyetine karşı. Ekrem İmamoğlu, oy kullandığı okulun bahçesine çıktığında gelen fotoğrafa bir bakın. Ya da sonuç belli olduktan sonra Beylikdüzü’ndeki kutlama fotoğrafına.. İşte bu da İstanbul… İmamoğlu 31 Mart’ta aynı okuldan çıkarken çevresine bir avuç insan birikmişti. Hakikat ile kalabalık arasında bir bağ muhakkak var. İş, bağı oya çevirebilmekte. Sandığı da zincire ekleyebilmekte. *Zaferlerin en büyüğü bu ‘Davut ve Golyat’ hikâyesinde saklı. “Kalabalıklar yanıltıcıdır” deyip durdu AKP’liler. “Sandığa bakın siz” dediler (Halbuki bakılmış ve İmamoğlu kazanmıştı). “‘CHP adayı’ orada yenilecek” dediler. Adını bile anmadılar adamın. Siyasetçisi de anmadı, gazetecisi de… ‘CHP adayı’ deyip geçtiler. Bir gazeteci canlı yayında yanlışlıkla ismini söyledi de sonra hemencecik “yani CHP’nin adayı” diye düzeltti. *Üzerinden yıllar geçse de anlamayacağım. İki adayın başı çektiği bir seçime gidiyorsunuz. Bütün Türkiye, hatta dünya oraya bakıyor. Ortada rakibinin adını söylemekten çekinen bir akıl var. Koca bir parti, Türkiye’nin iktidar partisi, demek ki Türkiye’nin en seçkin isimlerini, en ciddi öngörülerini barındırdığı varsayılabilecek bir parti, bu akılla, kendisini daha önce dize getirmiş rakibini yeneceğini sandı. Hatta bir eski bakan “Ben CHP adayının adını bilmiyorum” dedi. Evet, böyle bir cümle 2019 Türkiye’sinde kurulabildi. Hakikatin aşındığı anlardan biri daha… Hakikat-sonrası Türkiye’den bir minik kesit… Sonuç: Adı AKP’liler tarafından anılmayan İmamoğlu, 4 milyon 741 868 oy aldı. Üstelik Binali Yıldırım’a 806 bin 415 oy fark atarak… Kalabalıklar, evet, yanıltıcıdır. Ama genellemeler daha da yanıltıcıymış belli ki. Hele ciddi bir siyasal aklınız yoksa.