terasları açın ulan!

Toplumun -en azından bir kısmının- ruh halini Hollanda gazetesi De Telegraaf dolaysız yansıtıyor. Hükümet, dün bilmem kaçıncı kere COVID-19 önlemlerini yumuşatmayacağını açıkladı. Kafe bar sahipleri doğal olarak isyanda. Üstelik bu defa büyükşehirlerin belediye başkanları dış mekanların (Hollanda’da teras olarak geçiyor) açılmasını talep etmişlerdi. Olmadı. Gazete manşetten bağırmış artık. Lafı belediye başkanlarının ağzına vermiş gibi görünüyor ama değil. Bir isyan çığlığı bu. Bu gündemde bu kadar doğrudan bir manşete rastlamamıştım. Koronaya ve önlemlere dönük öfke giderek kabarıyor, medyanın bir kısmı da bu öfkeyi halka taşıyor. Ünlemin yerinde ‘ulan’ dendiğini de varsayabilirsiniz.

aşının hazmı

Bugün dünyanın bir numaralı konusu aşı. Kim üretecek, kim kime verecek? Ya da kim kime vermeyecek? Şurası açığa çıktı: Zenginler, fakirlere aşı falan vermeyecek. Ya da birtakım koşullarla verecekler: İşe yaramayanları verecekler, son kullanma tarihi geçmek üzere olanları verecekler, aylar sonra verecekler ve bir de tabii parasıyla verecekler.

Bu durumda aşı üreten güç sahibi olacak.
Peki ya fakirler üretirse aşıyı? 

Küba’da bugün geliştirilme aşamasında bulunan beş aşı var. Bunlardan biri olan Soberana 2 isimli aşı son faza ulaştı. Ele güne muhtaç olmadan kendi aşısını uygulayacak Küba. Ele güne muhtaç olunduğunda ne olduğunu görüyoruz zaten. 

Bu güzel bir gelişme. Bir de bunun nasıl aktarıldığına bakalım. İşte dünyanın en saygın yayınlarından The Economist. İşte haberi verirken Castro’yu tanımlama biçimi: cigar-puffing dictator… Küba’nın purocu diktatörü… 

Yine Economist’e göre, Küba’nın sağlık alanındaki motivasyonu, şeker ihraç edemiyor diye sağlık ihraç etmekmiş. Bu sanki çok kolaymış gibi. 

Sanki birinci derece ve kaliteli sağlık hizmetini vatandaşına bedava sunmak bir hedef değilmiş gibi… 

The Economist’in haber dili müthiş başarılı bir gösterge. Bir büyüteç. Bu cümleler olmadan da -elbette- bu haber yazılırdı. Ama bunun yazıldığı dünyada zenginler de aşılarını paylaşırdı işte.

Küba’daki aşı çalışmaları için buraya: NPR’ın haberi

seneca komplo teorilerine karşı

Birinci yüzyılda yaşamış Seneca’dan, yüzlerce yıl sonrasına bir ‘komplo teorileri’ notu. İyi’ye, doğru’ya giden yolları tanımlarken yazdığı bu cümleler bugünde yankılanıyor. Pandemi ile beraber bomboş ve tehlikeli düşünceler yayılırken…

“Hani büyük bir insan izdihamı olduğunda, insanlar birbirlerini itekler ama kimse düşmez ve kimseyi kendine çekemez, öndekiler arkadakileri yıkıma sürükler ya, işte bunu yaşamın her anında görmen mümkündür. Hiçbir insan kendi başına hata yapmaz, her insan aynı zamanda başkasının hatasının nedeni ve kaynağı olur. Zira sadece örneklere ayak uydurmak zarar verir, içimizden biri düşünmekten ziyade inanmayı tercih ettiğinde artık yaşamla ilgili düşünemez hale gelir; her daim bir hataya inanılır, o hata dönüp durur ve elden ele geçerek yıkımımıza neden olur. Başkalarının örnekleri yüzünden ölürüz; sağlıklı olacağız, yeter ki kendimizi kalabalıktan kurtaralım.”

Seneca, Mutlu Yaşam Üzerine & Yaşamın Kısalığı Üzerine (Latince’den çeviren C. Cengiz Çevik). 

Seneca’nın memleketi Kordoba’daki heykeli

başarısızlık da bir geribildirim şeklidir

Hakikat-sonrası tanımını oturtan kişi Amerikan yazar Ralph Keyes. 2004’te yayımladığı kitabına bu ismi vermişti: The Post -Truth Era: Dishonesty and Deception in Contemporary Life. 

2017’de Delidolu Yayınları tarafından Türkçe’de de yayımlandı kitap. ‘Hakikat Sonrası Çağ – Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma’ ismiyle (Çeviren: Deniz Özçetin).

Keyes’in kitabı bugüne dair bence en büyük etik meseleyi enine boyuna tartışıyor. Ne kadar doğru söylüyoruz? Ya da ne kadar yalan söylüyoruz?  Yıl itibariyle on yedi yaşında bir kitap olmasına rağmen hiç eskimeyecek bir konu. Okuyun, derim.

Bana en mühim gelen kısmı şuraya not düşeyim. Bugünün Türkiye’sini bir çırpıda özetliyor: 

“Sonuçta başarısızlık da bir geri bildirim şeklidir. Başarısızlıkların üstü örtülüp başarı gibi gösterildikleri zaman, örgütler düzeltme yapmak için gerekli olan geribildirimden mahrum kalırlar. Sorunlar sonsuza dek yalanların arkasına gizlenemez. Sakladıkları gerçek bir kez ortaya çıktıktan sonra, düzeltmelerin yapılması çok daha uzun sürer.”

En uçtan vereyim örneği: Başarısızlık hakkında konuşmak bir yana, başarısızlıktan dolayı istifa bile edilemeyen bir ülkedeyiz. Başka başka sebeplerden dolayı görevden af istenen ve bu isteğin takdir edildiği (ya da edilmediği) bir ülkedeyiz. 

Hiçbir geribildirimimiz yok. Hiçbir ölçümüz yok artık. 

daha ne kadar?

Geçen sene Tellekt Yayınevi’nden çıkan ‘Salgın’ isimli toplamada, pandemi sırasında medyanın haline tavrına dair bir makale yazmıştım. Orada, New York Times’ın neredeyse bir mezar taşı gibi tasarladığı kapaktan bahsetmiştim. On ay önceydi. ABD’de 100 bine ulaşan COVID-19 kaynaklı ölüm sayısı Amerikan gazetecileri de şoka sürüklemişti. O kapak biraz da bu şokun ve üzüntünün eseriydi. 

Brezilya’daki ölümler geçen hafta 300 bini aştı. Bu da Brezilya gazetesi O Dia’nın kapağı. “Daha ne zamana kadar” diye soruyor.

Bu kadar sert bir gazete kapağı görmüş müydünüz?