Hafıza-i beşer nisyan ile maluldur, der eskiler. İnsan hafızasının derdi unutmasıdır. Ya da kısaca insan unutur.
İnsan unutmasaydı, Madrid’in orta yerinde 300 kişi şu fotoğraftaki gibi Nazi selamı çakar mıydı?
2. Dünya Savaşı’na katılmış gazilerin ölüm haberleri azala azala bitiyor. Son Nazi gardiyanı da yargılanıp ölünce büyük savaşa dair elimizde hiçbir şey kalmayacak.
O zaman işte unutuş daha da hızlanacak. Nazi selamı çakanlar artacak. Türkiye’de bile epey Nazi sempatizanı var (Daha önce şurada da yazmıştım). Hitler ile mevcut memleket gençliğinin ne alakası olabilir ama oluyor işte. Komünizme karşı bu aklıevveller gibi Nazi bayrağı çekenler var; göçmenlere Hitler’in görüşleriyle karşı duranlar var; Trump’ı kurtarıcı olarak gören Qanoncular var. Dünyada da var; bizde de var.
Tarih tekerrürden ibarettir de der eskiler. İnsan unuttukça başa sarıyordur belki.
Virüs Gerçeği grubu lideri Willem Engel, kendisiyle röportaj yapan bir gazeteciye zorla sarılırken…
Yeni normal kutuplaşma. Ama illa ideolojik bir kutuplaşma değil. Sosyal medyanın çarpan ve çoğaltan gücüyle, neredeyse her toplum her mesele üzerine kutuplaşabiliyor.
Yine de sağlık üstüne bir zıtlaşma beklemezdim. Ya da bu süratle beklemezdim.
Hollanda’da yaşanan ama süreç itibariyle bütün dünyayı ilgilendiren bir mesele var. Küresel bir kutuplaşmanın nüvesi…
Bugün Hollanda’da hükümetin hızla yayılan koronavirüse karşı son çare olarak yürürlüğe koyduğu gece sokağa çıkma yasağı üstüne büyük fırtına koptu. Virüsün medya ve hükümet tarafından abartıldığına inanan, komplocu düşünüşe yakın ve yatkın Virus Waarheid (Virüs Gerçeği) isimli bir grup meseleyi mahkemeye taşımıştı. Neticede mahkeme hükümetin bu yasağı yanlış bir usulle uyguladığına hükmetti ve yasağı iptal etti. Hükümet de karara itiraz etti ve mahkeme konuyu üç günlüğüne erteledi. Sokağa çıkma yasağına başından beri karşı çıkan aşırı sağcı ana muhalefet lideri Geert Wilders ve partilileri (ve birtakım başka muhalif partiler) şimdi kıyameti koparıyor; hükümetin yargıyı etkilediği kara bir gün yaşandı diyorlar.
Ama toplumun önemli bir kısmı da (herhalde yarıdan fazlasıdır) yasağın yanında. Bulaşma sayısı ve oranı da giderek düşüyor.
Şimdi ne olacak? Parklarda bahçelerde birbirine sarılma eylemleri düzenleyen komplo teorici bir grup virüsün etkisinden şüphe ettiği için, bugüne dek ciddi tesir göstermiş bir uygulama kalkacak mı? Toplumun sağlığından endişe eden kesimi, yaşlılar, hastalar, canlarının derdine düşenler ne olacak?
Peki ya mevzu kimin ne düşündüğü değil, hukukun üstünlüğü; hükümet otoriter eylemler için ortam peşinde diyenler korkularında haksız mı? Bunları komplocu ya da düz ırkçı insanlar söylediği zaman otomatikman yadsımalı mıyız?
Bir virüs dünyayı temelinden sarsıyor. Her gün yeni soru, her gün yeni sorun çıkartıyor. En temel sorun da kutuplaşma. Kılcal damarlarımıza dek sirayet eden kutuplaşma.
Oy vermeye son gittiğimizde, bir dahaki sandık böyle kurulacak deseler inanır mıydık?
Ama kuruldu. İşte korona testleri pozitif çıkanların da oy verebildiği Katalan seçimlerinde sandıkların hali. Başkanıyla müşahidiyle koruyucu elbiseleri kuşanmış Katalan halkının ferasetini kayda geçiriyorlar. Bunu da görmek varmış. Zamanlar hakikaten pek tuhaf.
Fotoğrafa dikkatli bakınca bir kişinin korunmaya ihtiyacı olmadığını göreceksiniz. Loş bir köşede durmuş herkese yukarıdan bakan Ramon Llull, yaklaşık 700 yıl evvel öldüğünden hazmat falan giymeden seçimlere dahil olabiliyor. Hem nasıl olmasın? Yazarlığı, filozofluğu bir yana mantıkçılığı ve matematikçiliğiyle bugünkü seçim sistemlerinin kurucularından Katalan Llull, hemşehrilerinin bu heyecanlı ve tantanalı seçimine müşahit olmayacak da hangisine olacak?
Hem ne biliyoruz; belki yüz yıllar sonra Llull’un heykeli yanında koruyucu elbiseler kuşanmış bir başka filozofun, bizim zamanlarımızdan bir filozofun heykeli de duracak.
Zihnimi bir şey daha kurcalıyor. Einstein’a atfedilen ama onun söylemediği bir laf var: “Üçüncü dünya savaşında hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum ama dördüncü dünya savaşı taşlar ve sopalarla yapılacak.” Biz de sandığı bugün bu şekilde gördüysek bir sonrakini acaba mağaraya mı kuracağız?
İngiltere Başbakanı Boris Johnson, virüs uyarıları ilk başladığında, hâlâ herkesin elini sıkmakla övünüyordu.
Her zaman güçlü, korkusuz görünmek gerektiğini düşünen siyasetçiler var. Demeçlerle, fotoğraflarla yaşıyorlar. El sıkmak gibi absürt meselelerle ilkokul çağındaki çocuk gibi övünüyorlar.
Yeni Sabah gazetesi 1939’un sonlarında şu son derece tuhaf anketi başlatmıştı: Tevfik Fikret’in heykelini mi dikelim yoksa eserlerini mi yakalım?
Bu anketle başlayan ve sonraki senenin ilk günlerinde de devam eden tartışma bütün Babıali’ye yayılmış, dönemin kalem erbabı Fikret’in hayatı ve eserlerini masaya yatırmıştı.
Bu hayat ve bu eserler aslında her zaman masadadır. Bilsek de bilmesek de. Tevfik Fikret’in kimliği ve işleri aslında Türkiye’nin ana tartışma hatlarından biridir. Bir kutuplaşma tartışmasıdır bu. Osmanlı’dan bu yana, on yıllar boyu, münevverin, aydının, entelektüelin nerede durması gerektiği bu hatta tartışılır. Yerli ve millilik, vatan hainliği bu hatta tartışılır. Boğaziçi meselesi de bu hattaki son durak.
Boğaziçi, Aşiyan’ın, yani Tevfik Fikret’in, Boğaz’ın en güzel köşesindeki evinin hemen üzerinde. Memleket edebiyatının en önemli mekânlarından Aşiyan, bugün üniversite kampüsüyle organik biçimde birleşik durur. Tevfik Fikret yıllarca orada oturdu. Türkçe’nin büyük şairi, Boğaziçi’nin öncüsü Robert Koleji’nin de öğretmeniydi. Aşiyan, yuva demektir. Tevfik Fikret de bir nevi Boğaziçili sayılır.
Büyük şair süregiden tartışmaya zaten hep dahil de bugün Aşiyan üzerinden bir de evsahibi konumunda.
Fikret, istibdat rejiminin azılı düşmanıydı. 2. Abdülhamit’ten ona yapılan suikast girişimini bir şiirle alkışlayacak derecede nefret ediyordu. Öfkesi açıktı; 2. Abdülhamit döneminde herkes birbirini jurnallerken, o korkmadan saray karşıtı şiirler yazdı. Galatasaray Lisesi’nin efsanevi müdürüydü. Boyun eğmez, uzlaşmaz, eğilip bükülmez, doğru bildiği yoldan şaşmaz, inatçı bir adamdı. Sonradan onlara karşı çıksa da bir dönem İttihatçıların baştacıydı. 1908 sonrası İttihatçı gazetesi Tanin’i çıkartan ekiptendi. Mustafa Kemal’in de ilham kaynaklarındandı.
Yani bugün iktidar yanlılarının onu sevmemesi için epey unsur var. Boğaziçi tartışmasında sayılıp dökülen her şey Fikret’in kimliğinde mevcut: Elit, aydın, kökü dışarıda, rejim düşmanı. Bir de şu var tabii: Bu adam gelmiş bir de Boğaz’ın en güzel yerinde oturuyor.
Boğaziçi’nde iktidar yanlıları, orayı tümden kapatalım diyenler, oraya gelirsek gece işi bitirir gündüz işe gideriz diyenler bu çok eski kavgayı veriyor.
Boğaziçi meselesin anlamak için Fikret’i ve bu tartışmadaki yerini anlamak gerekir. Kendi durduğu yeri… Kutuplaşmanın iki tarafında, başkalarının onu koyduğu yeri…
Tevfik Fikret bugün Aşiyan’da otursa ne yazardı acaba?