rötarlı bir savaş suçu manşeti

Batı basınının eleştirecek çok şeyi var ama bazen gözlerini kırpmadan hassas konulara dalıyorlar. Arada bir gözlerini kırptıklarını, hatta gözlerini kaçırdıklarını veya kapattıklarını da unutmadan New York Times’ın şu son dosyasını buraya kaydedelim. Bizdeki benzer hadiseyi de hatırlamak için…

New York Times, Amerikan ordusunun Irak’ta çoğu kadın ve çocuk yetmişe yakın sivili nasıl göz göre vurduğunu haber yaptı.  2019’un mart ayında, IŞİD ile savaşın son günlerinde, Fırat kıyısında, Baguz kasabası yakınlarında bir hava saldırısı… Haberden okuyoruz: Görünürde bir tehdit yokken; bir drone, ırmak kıyısında oturmuş bekleşen insanların görüntülerini alırken ve bu görüntüler ABD’nin Katar’daki  üssündeki birimler tarafından bire bir izlenirken, birdenbire bir F-15 geliyor, bombalarını savunmasız sivillerin üzerine bırakıp gidiyor… Katar’daki subaylar bile neye uğradıklarını şaşırıyor; olay silsile şeklinde yukarıya gidiyor; görüşüne başvurulan bir askeri hukukçu bunun savaş suçu olduğuna dair hüküm veriyor, meseleyi raporluyor. 

Ve hiçbir şey olmuyor… 

İşte New York Times hiçbir şeyin neden ve nasıl olmadığını, örnek bir gazetecilikle uzun uzun yazmış. Gazetecileri de analım: Dave Philipps ve Eric Schmitt. Cesur bir iş. (Şuradan okuyabilirsiniz, haberi araştırıp kaleme alan Dave Philipss’in podcast yayını da şurada.) Kimsenin ne bildiği ne de hesabını sorduğu bir katliamı sayelerinde okuyabildik. Ölenler öldüğüyle kaldı belki ama en azından sorumluların hesap vermesine yardımcı olabilir.

Uzağa gitmeyelim. 2011’de bizde de Roboski/Uludere’de benzer bir hadise yaşanmıştı. TSK’nın bir F16’sı, ortada insansız hava uçaklarından alınan görüntü ve birçok subayın o köylülerin terörist olmadığına dair açık kanaatleri olmasına rağmen- sınırda kaçakçılık yapan çoğu tek bir aileye mensup köylüleri bombaladı. Otuz beş köylü hayatını kaybetti. Bizde merkez medya pek haber yapmadı. Yıllar sonra, Cumhuriyet’te Kemal Göktaş’ın kaleminden okuduğumuz şu haber ama New York Times’takiyle ne kadar benzeşiyor.

Cesur işler var, cesur gazeteciler de. İşte görüldüğü üzere, bizde de. Her zaman var. Ama gazetecileri yerin dibin sokmaya meraklı toplum, haberleri okuduğunda hesap sormaya pek hevesli olmuyor; unutuyor. Kemal Kılıçdaroğlu, geçenlerde yaptığı helalleşme çağrısında Roboski’yi de saydı, bakalım.

PS: Bu haberle ilgili, bana çok çarpıcı gelen bir konuyu daha yazmak istiyorum. Hem çağa hem bu çağın gazeteciliğine ilişkin bir mesele. Manşet haberinde Amerikan ordusunun özellikle sakladığı bir hadisenin, bir savaş suçunun tam da gerçekleştiği anı görüyoruz. Böyle bir belgenin var olması ve bir gazetenin manşetine yerleşebilmesi içinde yaşadığımız çağın hem ürkütücü hem de cesaret verici bir yanı. Kameralar, drone’lar her yerde. Savaş meydanlarında, perde arkalarında… Birçok nazik konunun, birçok saklanan haberin, hem de o günkü haliyle ileride manşetlere yeniden yerleşebileceğini de gösteriyor. Dışarıda da bizde de.

faturayı kim ödeyecek, sofradan ilk kim kalkacak?

47 ülkeden oluşan En Az Gelişmiş Ülkeler Grubu… Çoğunluğu Afrika ülkesi. Asya’dan, Ortadoğu’dan, Pasifik’ten ülkeler. Yemen, Afganistan, Cibuti, Tuvalu… Hangileri olduğunu üç aşağı beş yukarı tahmin edersiniz.

Henüz biten iklim zirvesi COP26’da bu ülkeleri temsilen Bhutan konuştu ve şunları söyledi: “Biz dünyanın ısınmasına neredeyse hiç yol açmadık ama iklim değişikliğinin sonuçlarından en ağır biz etkileniyoruz.”

Dünyanın tepesindeki Bhutan’ın Himalayalar’daki kar kütlelerinin erimesi yüzünden başı dertte. Sellerle, heyelanlarla boğuşuyor. Pasifik’te adalar batıyor. Afrika’da Madagaskar’da insanın yol açtığı ilk kuraklık ve kıtlık yaşanıyor.

Son 170 yılda dünya karbon emisyonlarıyla 1.1 derece ısınmış. Grafiklerde kimin ne kadar rolü olduğunu görüyorsunuz. Birinci tablodakiler tarihi sorumlular. İkinci tablodakiler de geriye kalanlar. Biz de ikinci tablodayız. Her halükârda birinci tablonun tuzu daha kuru… Onların da başına iş açılacak ama birazcık kaçış payları var.

Dünyanın esas kavgasını işte bu tablo anlatıyor. Kaymağı yıllardır belli ülkeler yemiş, bu sırada karbonunu da salmış; sonra başkaları da sofraya ortak olmuş ama hesabı ilk önce en yoksullar ödüyor. Ödeyecek. Onlar sofradan kalkınca ancak, yeni bir kavga başlayacak.

***

COP26’nın finalinin basında nasıl karşılandığı ile ilgili buraya…

Finalde ne yaşandığıyla ilgili buraya…

kavimler göçü

Beyaz Rusya – Polonya sınırında, Avrupa’ya adım atmaya çalışan Iraklı, Yemenli, Afganistanlı hatta Sri Lankalı sığınmacılar… Filmde olsa böyle senaryo mu olur dedirtir ama yeni dünya bu anlardan ibaret. 

İspanyol gazetesi ABC ‘Avrupa duvarın arkasına geçiyor’ diye manşet atmış ama o duvar bu seli durdurmaz, durdurmayacak. Büyük bir hareketliliğin artık istim tuttuğu günlerdeyiz. Savaşlar ve otoriter yönetimler halihazırda insanları evinden barkından yurdundan ediyor; şimdi insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük krizi olmaya aday iklim krizinin olası etkileri de kapıda. Pentagon’un hazırladığı bir rapor, 2050’ye dek daha on milyonlarca insanın iklim değişikliği yüzünden başka yurtlara yöneleceğini ileri sürüyor. Sahraaltı Afrikası’nda, Güney Amerika’da ve Güney Asya’da yaklaşık 150 milyon kişi. Ortadoğu’da fosil yakıtların, dolayısıyla göreli refahın biteceğini ve bölgeyi susuzluğun vurabileceğini de resme ekleyin.

Tarih atlaslarında gördüğümüz Kavimler Göçü de böyle mi başlamıştı acaba?

yeni gazete: newsletter

Hayat karışık, haber fazla. Haber, artık çoğumuzun gazete okumamasına rağmen fazla. Sayıca. Her yerden link fışkırıyor. Gazetesiyle televizyonuyla eski medya yıprandı ama YouTube var, podcastlar var, platformlar var, tek tabanca haberciler var, sosyal medya üzerinden haber geçenler var, bloglar var, yatırım kovalayanlar ve bahis yapanlar için tüyocular var, daha neler var… Bir gazetenin departmanları internet üzerine dağıldı ve sonsuzla çarpıldı sanki. Bizler de Borges’in sonsuz kütüphanesine, muazzam bir haber evrenine yayıldık.

Ama vaktimiz yok. Azaldı vaktimiz. İnternetin sonsuz hayhuyu, gündelik hayatınkine eklendi ve çoğu zaman gündelik hayattan da çalarak kendini dayattı. Uykudan, dostluklardan, aileden çalarak… Oysa halen 24 saatimiz var. O artmadı. 

Vaktimiz yok, bu yeni dünyada ayakta kalmak istediğimiz için haber alma iştahımız da fazla; peki ne okuyacağız? Hangilerini? Üstelik ortada bunca yalan haber ve komplo teorisi gezerken, doğruyu yanlıştan ayırmak bunca zorlaşmışken, okuduğumuzdan, seyrettiğimizden nasıl emin olacağız?

Eski usul gazeteler, haber bültenleri temel olarak birer kürasyondu ve şimdi tekrarlamak komik belki ama vaatleri şuydu: Bugün bu haberler önemlidir, sizin vaktiniz ve imkânınız olmadığı için biz bu haberleri sizin için topladık; sizler için kontrol ettik doğruladık, önünüze getirdik.

Şimdi tüm bu fonksiyonlar bizim üstümüze kaldı. Haberi seçme, doğrulama, tüketme… Kim, hangisini hakkıyla yapabilir? 

Bu yüzden rüzgârlar artık tersten esiyor. ‘Newsletter’lar yani bültenler bu yüzden güç kazanıyor. Bu güç öteden beri vardı ama artık makas değişiyor. Dışarıda, özellikle de Amerikan medyasında ‘newslettercılar’ epey rağbet görüyor. Bu işlerin piri Dave Pell, yıllardır neyi nereden ne zaman okumamız gerektiğini, kıyıyı köşeyi de tarayarak, güzel ve esprili diliyle bize aktarıyordu halihazırda. Ya da mesela New York Times’ın ücretsiz sunduğu günlük briefing’leri gazete kadar güzel. Daha onlarca, yüzlerce örnek var. Bizde de var. Serdar Kuzuloğlu örneğin yıllardır bunu yapıyor. Özgür Mumcu ve Eray Özer bir süredir yapıyor. Aposto var, onun bir dolu alt bülteni var. Dünyada olan Türkiye’de de var. Geri sayılmayız. 

Değişen şu: Artık bu iş genel toplamalardan çıkıp temalara inmeye başladı. Teknolojisi, siyaseti, kültür sanatı… Eskinin köşe yazarlığı formatıyla birleşiyor. Görüşlerine güvendiğiniz kişiler, belirli alanları tarayıp, buradaki yeni gelişmeleri, haberleri, linkleri kendi yorumlarıyla sunuyor. Gazetelerin yaptığı kürasyonları bir kişi tek bir alan için kendi üstüne alıyor. Üç kişiyi takip etmek, üç tematik gazete okumak gibi (iyilerse tabii ki). ABD’de çok büyüyen newsletterlar toplaması Substack bunun ete kemiğe bürünmüş şekli. Burada okurlar bir süredir tek tek kişilere, gruplara -parasıyla- abone oluyor.

Ama ben en çok eski medyadan, Atlantic Magazine’in son hamlesini önemsiyorum. Derginin internet sitesi (ki epey eski olmasına rağmen son yıllarda özellikle öne çıktı bence) dokuz iddialı yazarla, dokuz tema üzerinden dokuz newsletter başlattı. Bazılarını doğrudan Substack’den aldılar. Hepsi de gerçekten iyi. Bu newsletter’lar şimdilik ücretsiz ama ileride sadece abonelerine sunacaklar.

Newsletterlar daha da büyüyecek. Çünkü dedim ya, haber çok vakit az. Kafalarımız da giderek karışıyor. O karışıklığı giderecek insanlara ihtiyaç var.

Gazetecilere ihtiyaç var diyeceğim esasında ama dilim varmıyor.

PS: İleride, ilgi çekici newsletter’ları burada da yazacağım.

PS: Fotoğraflarla da yakında kaybettiğimiz Jean-Paul Belmondo’yu ve bir süredir hayatın içinde göremediğimiz o güzel gazeteleri anmış olalım.