Dünyadan kopuk olmanın ne demek olduğunu anlatmak için arada bir hatırlatılır: İstanbul Kuşatması sırasında, din adamları meleklerin cinsiyetini tartışıyordu. Hayret ederiz sahiden de. Hem de o sırada? İstanbul düşerken?
Biz Türkiye’de, dünyanın bir parçası olduğumuzu hepten unuttuk. Glasgow’daki iklim zirvesi COP26 ile ilgilenmiyoruz. Tüm dünyanın gözü orada ama bizim yalandan olsa bile umrumuzda değil. Bu yaz ormanlarımız çıra gibi yanmışken hem de…
Bu şaka falan değil. Artık uzun vadeli bir şey de değil. Gelecek geldi. Pasifik ülkesi Tuvalu’nun dışişleri bakanı Simon Kefe ülkesinin batmak üzere olduğunu anlatmak için dizlerine kadar suyun içindeyken İklim Zirvesi’ne bağlandı.
Biz halen surların arkasında kendimizi güvende sayıyoruz. Ama şehir düşüyor.
Sovyetler Birliği’nin eski lideri Mihail Gorbaçov, Amerikan Başkanı Reagan’la bir anısını anlatıyor… 1985’teki Cenevre Zirvesi sırasında ikilinin göl kıyısında yaptığı yürüyüşten kalan bir anı:
“Başkan Reagan birdenbire bana şunu sordu: ‘Uzaylılar ABD’ye saldırsa ne yapardınız? Yardım eder miydiniz?’
‘Hiç şüpheniz olmasın ederdik’ dedim.
‘Biz de ederdik’ dedi Reagan.”
Gorbaçov’un kendisinin de ilginç bulduğu bu sohbeti, geçenlerde bir silahsızlanma uzmanı Rob Litwak gündeme getirdi (Ben de Thomas Friedman’ın NY Times’daki köşesinde okudum). Litwak’ın amacı bir soru sormaktı: Uzaylılara karşı yardımlaşmayı taahhüt eden süpergüçler, bugün dünyayı uzaylılar gibi farazi bir şekilde değil hakikatte ve düpedüz tehdit eden iklim değişikliğine karşı birbirlerine omuz verebilecek mi?
Glasgow’da şu sıralar devam eden iklim zirvesi bir bakıma bu sorunun cevabını da veriyor: Kimsenin birbirine yardım ettiği ve edeceği yok. Her koyun kendi bacağından asılacak. Çin ve Rusya’nın liderleri zirveyle zaten ilgilenmiyor. ABD, Trump’lı cehalet devrinin ardından bu konularla çok ilgili görünse bile kendisine dokunan can alıcı yerlerde yan çiziyor; mesela kömürden çıkış anlaşmasına katılmıyor. Bu üç ülke, dünyayı en çok kirleten, dolayısıyla iklim değişikliğine en çok etki eden ülkeler. Üstelik, giderek sıklaşan ekstrem doğa olaylarından onlar da çok çekiyor. Amerika’yı her sene kasırgalar vuruyor; Rusya’da tundralar yanıyor, Çin’i seller basıyor.
Ama bir şekilde baş ediyorlar. Devam edebiliyorlar.
Pasifik’teki Marshall Adaları devam edemiyor ama. İklim değişikliğinin bir sonucu olarak, 1156 adadan oluşan ülkenin, başkent Majuro dahil büyük bölümü yakın gelecekte sular altında kalacak.
Afrika’da Madagaskar’a kuraklık yüzünden dört yıldır bir damla yağmur yağmıyor. Sebebi iklim değişikliği. Kayıtlara, insan eliyle üretilmiş ilk kuraklık ve kıtlık olarak geçen bu vaka yüzünden beş yüz bini beş yaşın altında çocuk, milyonlarca insanın hayatı tehlikede. Açlık her gün can alıyor.
İklim değişikliği yine uzun erimli bir mesele. İnsan, kendisine dokunmuyorsa (gerçi dokunuyor) veya uzaksa (artık kimseye uzak değil) yaşadığı çağda bu değişikliğin yol açtığı felaketleri anlayamayabiliyor. Sanki bu geleceğe dair bir bela. Oysa değil.
Birkaç ay içinde olup bitenleri de yaşıyoruz bir yandan. COVID-19 pandemisi halen büyük hızla can alıyor. Batı’da aşı olursun olmazsın tartışması devam ederken, yoksul ülkeler aşı bulamadığı için telef oluyor. Mevcut aşıların patenti paylaşılmıyor. Sebep? Hakikaten bunun mesela insanın kendine izah edebileceği bir sebebi var mı? Ya gelecekteki nesillere? Aşıyı bulmuştuk ama yine de milyonlarca insan aşısızlıktan öldü…
Bu sene Güney Kore yapımı dizi Squid Game’in müthiş izlenmesi boşa değil. Her koyunun kendi bacağından asıldığını anlatıyor. Kazananın büyük ödülü kaptığı, diğer herkesin telef olduğu bir senaryo bu. Birileri ölecek ki birileri yaşayacak. Squid Game’in küresel güç dengelerinden bir farkı yok. Bu arada, toplumsal ilişkilerden de bir farkı yok. O yüzden de çok ikna edici.
Gorbaçov-Reagan konuşmasına dönersek: Hayır, uzaylılar saldırsa iki ülke birbirine yardım falan etmezdi. Tıpkı şu an kimsenin kimseye yardım etmediği gibi…
Fotoğraf: 1968, Apollo 8 mürettebatının gözünden Dünya.
İstanbul Valiliği, birdenbire hayatını çöpten kazananlara karşı bir savaş başlattı. Geri Dönüşüm İşçileri Derneği Başkanı Ali Mendillioğlu da “birileri çöp işine yatırım yaptı da ondan” diye özetledi durumu. Toplumun en zordaki en alttaki kesimiyle uğraşan bir devlet bu…
Sınıf başkanlığı seçimlerinden sonra sınıfa çay poşeti atarak makara yapan ortaokul çocukları için de tutanak tutmuşlar, cumhurbaşkanıyla dalga geçme teşebbüsüdür diye… Çocuklarla da uğraşıyorlar.
İstanbul Belediyesi’nden kiraladığı iskeleyi başkasına kiralayıp işi ticarete döken, bir iktidar vakfı da mahkeme kararına rağmen yerinden çıkmıyor.
Hiçbir kural kaide tanımayan taksiciler yine İstanbullular’ı çıldırtıyor.
Alt alta okuyunca asap bozuyor. Bir de şu geliyor akla: Matrix’in yazarı William Gibson “eğer bir şeyin nasıl çalıştığını anlamak istiyorsanız onu bozulurken inceleyin” demişti. (Zero History’de).
İnceleyelim, anlayalım da: Öyle bozulmuş ki sistem, bir daha çalışacak gibi gelmiyor.
Almanya’da haftasonu yapılan seçimlerin ardından Augsburger Allgemeine bu manşetle yayımlandı: Kafa kafaya… Merkezin solundaki SPD’nin lideri Olaf Scholz ile sağındaki CDU/CSU’nun başındaki Armin Laschet sandıktan böyle çıktı. Bizde olsa, ‘burun farkıyla’ derdik; nitekim görselde Scholz hakikaten burun farkıyla önde.
Yine de bu resmin gösterdiği gerçek iki liderle de ilgili değil. Görseldeki boşluk, beyazlık ilginç. İşte o boşluk Merkel’in bıraktığı boşluk. İki lider de boşluğu dolduramamamış. Tarih bugünden sonra o boşluğun dolup dolmamasına göre yazılacak.
Geçen hafta Rusya’da seçimler yapıldı. Putin’in partisi Yedinaya Rossiya yine tulum çıkardı, ülkedeki her iki oydan birini aldı ama nasıl aldığı halen net değil.
Muhalefet bu nasılı ‘hırsızlık’ diye açıklıyor kısaca. Kuşkular özellikle bu seçimde gündeme gelen ve tüm Rusya’da değilse de Moskova’da önemli ölçüde devreye giren elektronik oylama üzerinde yoğunlaşıyor. Bugüne kadar Putin’e pek de sert itiraz etmeyen Komünistlerin bile canı burnunda; başkent bölgesinde altı milletvekilliğinin kendilerinden çalındığını söylüyorlar.
Bunu da meydanlarda bağırıyorlar. Sözü de zaten buraya getirmek istiyordum. Dün Puşkin Meydanı’nda buluşan komünistler ses çıkartmasına çıkardı ama seslerini yine de duyuramadılar. Çünkü içinde ses sistemi saklı dev bir polis minibüsü, onlar protestolarına başlar başlamaz, meydanı Rus pop şarkılarıyla inletti. Kimse kimseyi işitemez oldu. Polisin seçtiği şarkılardan biri ‘Vova (Vladimir’in kısaltması) Amca’ydı. Düşünün bir, Rus polisinin meydanda çaldığı şarkı “Vova Amca seninleyiz” diyordu.
Gazeteler, göstericilerin pek de gösteri yapamadan dağıldığını söylüyor.
Putin’de oyun bitmez de bu konu bana şundan ilginç geliyor: Bizim iktidar Rusların oyun kitabına pek meraklı. Yakında bangır bangır polis müziğiyle karşılaşırsak şaşırmayalım.
Yüzde 30’lara düştüğü tahmin edilen Yediyana Rossiya’yı diriltmiş gibi duran elektronik oylarla karşılaşırsak da…
*
PS: Fotoğraf, Puşkin meydanında komünist göstericiler (Maxim Shipenkov)