aşının hazmı

Bugün dünyanın bir numaralı konusu aşı. Kim üretecek, kim kime verecek? Ya da kim kime vermeyecek? Şurası açığa çıktı: Zenginler, fakirlere aşı falan vermeyecek. Ya da birtakım koşullarla verecekler: İşe yaramayanları verecekler, son kullanma tarihi geçmek üzere olanları verecekler, aylar sonra verecekler ve bir de tabii parasıyla verecekler.

Bu durumda aşı üreten güç sahibi olacak.
Peki ya fakirler üretirse aşıyı? 

Küba’da bugün geliştirilme aşamasında bulunan beş aşı var. Bunlardan biri olan Soberana 2 isimli aşı son faza ulaştı. Ele güne muhtaç olmadan kendi aşısını uygulayacak Küba. Ele güne muhtaç olunduğunda ne olduğunu görüyoruz zaten. 

Bu güzel bir gelişme. Bir de bunun nasıl aktarıldığına bakalım. İşte dünyanın en saygın yayınlarından The Economist. İşte haberi verirken Castro’yu tanımlama biçimi: cigar-puffing dictator… Küba’nın purocu diktatörü… 

Yine Economist’e göre, Küba’nın sağlık alanındaki motivasyonu, şeker ihraç edemiyor diye sağlık ihraç etmekmiş. Bu sanki çok kolaymış gibi. 

Sanki birinci derece ve kaliteli sağlık hizmetini vatandaşına bedava sunmak bir hedef değilmiş gibi… 

The Economist’in haber dili müthiş başarılı bir gösterge. Bir büyüteç. Bu cümleler olmadan da -elbette- bu haber yazılırdı. Ama bunun yazıldığı dünyada zenginler de aşılarını paylaşırdı işte.

Küba’daki aşı çalışmaları için buraya: NPR’ın haberi

seneca komplo teorilerine karşı

Birinci yüzyılda yaşamış Seneca’dan, yüzlerce yıl sonrasına bir ‘komplo teorileri’ notu. İyi’ye, doğru’ya giden yolları tanımlarken yazdığı bu cümleler bugünde yankılanıyor. Pandemi ile beraber bomboş ve tehlikeli düşünceler yayılırken…

“Hani büyük bir insan izdihamı olduğunda, insanlar birbirlerini itekler ama kimse düşmez ve kimseyi kendine çekemez, öndekiler arkadakileri yıkıma sürükler ya, işte bunu yaşamın her anında görmen mümkündür. Hiçbir insan kendi başına hata yapmaz, her insan aynı zamanda başkasının hatasının nedeni ve kaynağı olur. Zira sadece örneklere ayak uydurmak zarar verir, içimizden biri düşünmekten ziyade inanmayı tercih ettiğinde artık yaşamla ilgili düşünemez hale gelir; her daim bir hataya inanılır, o hata dönüp durur ve elden ele geçerek yıkımımıza neden olur. Başkalarının örnekleri yüzünden ölürüz; sağlıklı olacağız, yeter ki kendimizi kalabalıktan kurtaralım.”

Seneca, Mutlu Yaşam Üzerine & Yaşamın Kısalığı Üzerine (Latince’den çeviren C. Cengiz Çevik). 

Seneca’nın memleketi Kordoba’daki heykeli

başarısızlık da bir geribildirim şeklidir

Hakikat-sonrası tanımını oturtan kişi Amerikan yazar Ralph Keyes. 2004’te yayımladığı kitabına bu ismi vermişti: The Post -Truth Era: Dishonesty and Deception in Contemporary Life. 

2017’de Delidolu Yayınları tarafından Türkçe’de de yayımlandı kitap. ‘Hakikat Sonrası Çağ – Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma’ ismiyle (Çeviren: Deniz Özçetin).

Keyes’in kitabı bugüne dair bence en büyük etik meseleyi enine boyuna tartışıyor. Ne kadar doğru söylüyoruz? Ya da ne kadar yalan söylüyoruz?  Yıl itibariyle on yedi yaşında bir kitap olmasına rağmen hiç eskimeyecek bir konu. Okuyun, derim.

Bana en mühim gelen kısmı şuraya not düşeyim. Bugünün Türkiye’sini bir çırpıda özetliyor: 

“Sonuçta başarısızlık da bir geri bildirim şeklidir. Başarısızlıkların üstü örtülüp başarı gibi gösterildikleri zaman, örgütler düzeltme yapmak için gerekli olan geribildirimden mahrum kalırlar. Sorunlar sonsuza dek yalanların arkasına gizlenemez. Sakladıkları gerçek bir kez ortaya çıktıktan sonra, düzeltmelerin yapılması çok daha uzun sürer.”

En uçtan vereyim örneği: Başarısızlık hakkında konuşmak bir yana, başarısızlıktan dolayı istifa bile edilemeyen bir ülkedeyiz. Başka başka sebeplerden dolayı görevden af istenen ve bu isteğin takdir edildiği (ya da edilmediği) bir ülkedeyiz. 

Hiçbir geribildirimimiz yok. Hiçbir ölçümüz yok artık. 

daha ne kadar?

Geçen sene Tellekt Yayınevi’nden çıkan ‘Salgın’ isimli toplamada, pandemi sırasında medyanın haline tavrına dair bir makale yazmıştım. Orada, New York Times’ın neredeyse bir mezar taşı gibi tasarladığı kapaktan bahsetmiştim. On ay önceydi. ABD’de 100 bine ulaşan COVID-19 kaynaklı ölüm sayısı Amerikan gazetecileri de şoka sürüklemişti. O kapak biraz da bu şokun ve üzüntünün eseriydi. 

Brezilya’daki ölümler geçen hafta 300 bini aştı. Bu da Brezilya gazetesi O Dia’nın kapağı. “Daha ne zamana kadar” diye soruyor.

Bu kadar sert bir gazete kapağı görmüş müydünüz?   

eşyanın doğası

Çevre edinmek için siyasete giren insanlardan iktidarı devirmelerini bekliyoruz.

Bitmeyen bir şikâyet: Muhalefetin artık bir zahmet elini taşın altına sokması, bu uzatmalı iktidarı sandıkta alaşağı edecek formülleri üretmesi, halka çare ve umut sunması bekleniyor. Hiç olmadı, halktaki öfkeyi yansıtması… Sesi çıkmayan halkın sesini yükseltmesi… Yani bir muhalefetten ne beklenecekse o bekleniyor. Bekleyenlerde bir tuhaflık yok yani. 

Üstelik şu an yeni bir dünyadayız. İktidar göz göre göre, pandemi yokmuş, yarınlar yokmuşçasına hıncahınç dolu kongreler yaparken, muhalefetten pandemide işini kaybeden insanların, işini yaparken hasta düşenlerin, ölenlerin sesi olması bekleniyor. 

Bir şey var. Muhalefetin bunu yapabilmesi eşyanın doğasına aykırı. Çünkü muhalefet de bizdeki mevcut haliyle bir tür iktidardır. Bir iktidar paydaşıdır. Beklentileri karşılayacak bir yapı olmaktan uzaktır. 

Muhalefet dediğimiz evvela avukatlar, müheahhitler, müteşebbislerdir. Tıpkı iktidar partisinde olduğu gibi. Ne bir eksik ne bir fazla. Bazen de akademisyenler, sendika başkanları, emekli albaylar, generallerdir. Yine ne bir eksik ne bir fazla. İçlerinde salgın yüzünden dükkânını kaybetmiş esnaf bulunmaz. Bir gün işe gidemezse ikinci gün kapının önüne konacak işçi bulunmaz. Gidecek kapısı bile olmayan, orada burada çalışan beyaz yakalı, mavi yakalı, sıfır yakalı çalışan bulunmaz. Oralardan gelmiş, yine oralara dönecek biri bulunmaz. Ama canı yanan bu insanların dertlerini yine bu avukatların, bu müteşebbislerin dillendirmeleri beklenir. 

*


Dillendirirler de elbette. Ama ne kadar, nereye kadar? Bir defa gerçek bir kaygı duyuyorlar mı? Muhalefetteki milletvekillerinin, hele hele de (kimi zaman iktidardaki) belediye meclis üyelerinin yarınlarına bir şey olmaz. Herhangi bir krizde, iktidar temsilcileri ne kadar sıkıntı çekiyorsa onlar da o kadar çeker.   

(Muhalefet iktidardır derken elbette merkezde duranları, sistem partilerini kast ediyorum. CHP’yi, İyi Parti’yi, şimdi zaten adlı adınca iktidar olan Cumhur İttifakı öncesi MHP’yi ama tabii ki en çok ve dümdüz CHP’yi kast ediyorum; merkezde durmayanları, sistemin zaten dışarı atmaya çalıştığını, mesela bugün için HDP’yi değil.)

Dün AKP’li bir milletvekili -grup başkanvekilliği görevini de yürüten bir zat- çıkıp şu pandemi ortamındaki kongreleri, “yatay çekim dip dibe gösteriyor, yoksa mesafe vardı” diye savundu. Önceki gün AKP’nin hükümet sözcüsü, “19 senedir biz hazırlanıyorduk, esas işimiz şimdi başlıyor” falan dedi. 

İktidar işte artık bu özensizlikte. Çürümüş, üstelik de yerinden oynamış bir diş gibi sallanıyor iktidar. Düştü düşecek. 

İşte bizde muhalefet sadece bunun için var. Mevcut iktidar düştüğünde onun yerini alması için. Öfkeli halk sandığa gittiğinde oy verecek bir iki alternatif parti bulması için.

Bunu dahi yapamasa hayatına devam edecektir bizdeki muhalefet. Ediyor da. 

Bunları zaten biliyoruz. Siz de biliyorsunuz. Ben de biliyorum. Şu kongrelerdeki vahim görüntüyü üreten, bunun için özür dilemeyen, özür dilemek şöyle dursun kamu sağlığını hiçe sayıp güç gösterisi yapan, kendi saflarını sıklaştırmak adına kadınların elinden biricik savunma haklarını alan bir iktidar karşısında bile sesini yükseltemeyen, yeri göğü inletemeyen bir muhalefet gücüme gidiyor.  

Şunu da hepimiz biliyoruz. Merkezde de taşrada da bir avukat, bir müteahhit, bir müteşebbis siyasete “çevre edineyim” diye girer. Vatanı kurtarmak için değil. Bir davayı sahiplendiği için değil. İşini bollaştırmak için, dara düştüğünde çalacak kapı bulmak için. ‘Sırtımı kaşı ben de senin sırtını kaşıyayım’ lafını, çok da altını çizmeden, daha nazik, daha kurumsal bir çerçevede söyleyebilmek için.

Meclislerde gördüğümüz akademisyenler de, çoğunlukla partilerin içinde kariyer yapmazlar. Şık dursun diye davet edilirler. Doğrusu şık da dururlar. Dururlar ama nihayetinde. Dururlar. Rapor yazarlar. Dururlar. 

Muhalefet temsilcileri de tıpkı iktidardakiler gibi dara düşmez, işsiz kalmaz, canı acımaz. Bilakis, iktidarın en ceberrut olduğu zamanlarda bile kendi kişisel gemilerini yüzdürürler. Tanınırlar, bilinirler, network’leri vardır; işlerini yaparlar. İçlerinden bir elin parmaklarını geçmeyecek, kaideyi bozmayacak istisnalar sahiden çalışır, uğraşır hatta hapse düşer. İşte onların yüzü suyu hürmetine o parti de gerçekten muhalefet ediyormuş gibi görünür. İktidar da karşısında bir muhalefet varmış gibi yapar. Böyle gider.  

Neticede muhalefetin riski yoktur, sorumluluğu yoktur. En azından Türkiye’de. Bir riski olsaydı, her seçim mağlubiyetinden sonra, hadi en azından iki mağlubiyette diyelim, lider değişirdi. Partinin ileri gelenleri, yerlerini o ana kadar ileri gelmeyenlere bırakırdı.  Muhalefet, iktidarla yer değiştirmeyi sahiden istiyor mu acaba?

*

Bizdeki muhalefet bir ilüzyon. Yapısı bunu gerektiriyor. Yüzde onluk seçim barajıyla, lider devirmeyi imkânsızlaştıran partiler yasasıyla sistem bu illüzyonu sabitlemiş durumda. Herkesin işine geliyor. Gelen gitmiyor. 

Memlekette “öyle mi alay komutanı” diye haykıran madenciden daha sert ve yerinde muhalefet yapan biri çıktı mı? Boğaziçi Üniversitesi’nde rektör atamasına isyan edenlerden, alanları dolduran kadınlardan daha fazla bir muhalefet yaptı mı Türkiye’deki resmi muhalefet?

İktidar sandıkta devrilmesine yine devrilir. Ama muhalefetin çabası sayesinde değil. Ömrünü tamamlayınca, doğal sınırlarına ulaşınca, iktidarın tüketeceği pasta kalmayınca… Ama en çok yoksulluk, hele kent yoksulluğu hadsiz hudutsuz şekilde artınca…

O zaman bu iktidar da gidecek. Muhalefetin bu gidişteki rolü kocaman bir sıfır olacak.

Yine o zaman hayatın hakikatiyle ilgisi olmayan bu illüzyonu bize gerçekmiş gibi, bir başarı hikâyesiymiş gibi anlatacaklar. İktidar olacaklar.  

Resim Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun (1935).