her şey kontrol altında

Bugün AKP kongresi vardı. Kongre değildi sadece, göz göre göre yaşanmış bir çılgınlık anıydı. Pandemi tüm hızıyla devam ederken, maskenin mesafenin hiçe sayıldığı hıncahınç görüntülerle, kongrelere kitleleri götüren katar katar otobüslerle süregiden bir çılgınlık. 

Erdoğan iktidarı -müthiş bir çaresizlik içinde- her şey normalmiş gibi yapmaya çalışıyor. Pandemiyle başa çıkılamadı. Ekonomi yönetimi absürt kararlar ve atamalarla duvara tosladı. 

Şimdi AKP’nin elinde her şey normalmiş gibi yapmaktan başka bir silah yok. 

Her şey normal. Her şey bizim istediğimiz gibi, bizim kontrolümüz altında. O kadar kontrol altında ki bakın bugün bu kongreleri nasıl dolduruyoruz?

Erdoğan kongreleri ‘lebaleb’ dolu diye övebiliyor. Lebaleb yani dudak dudağa. O kadar yakın. Sözcük seçiminin kendisi bile maske-mesafeye aykırı. Gidişata aykırı. 

Kongreler ısrarla hakikatin tam tersi yöne işaret etmeye çalışıyor. Ortada bir utanç tablosu olduğu halde, kongreler, bir övünç şöleni. 

AKP, kongreleriyle bir gövde gösterisi yapıyor. 

AKP iktidarı yıllardır süren bir gövde gösterisi zaten. İktidardan çok bir gösteri. Eyleyen, işleyen bir iktidar değil; gösteren, övünen bir iktidar. Bu arada hazırdan yiyen bir iktidar. Bir mesajlar, iletiler bütünü. İktidarın, gösterinin bu safhasında İletişim Başkanlığı açması boşuna değil. 

Ama iletişim, mesaj verme çabası hiçbir işe yaramıyor. 

Ekonomiyi ve pandemi tedbirlerini yönetemeyen iktidar çöktü; iktidar partisi, çökmemiş gibi yapıyor. 

Bu kongreler sahte bir sevinç gösterisinden ibaret. Dışarıya yayılmaya çalışılan sahte bir büyüklük havası. Pastanın bittiğini, bölüşülecek, satacak savacak bir şey kalmadığını herkes biliyor.  Parti bitti. Kelimenin her anlamındaki ‘parti’ bitti. Ama kimse partinin bittiğini kabul etmek istemiyor.

İlginç olan, muhalefet bile istemiyor bunu.

müjde

Hükümet dün gece yarısı apar topar, İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğini duyurdu. 

Toplumun bir kesiminin, kadınların, başka bir şey için değil canını korumak için savunduğu bir sözleşmenin feshini bir kesim (‘erkek’ bir kesim) ’müjde’ diye kutluyor. “Morardınızmı” diyen bir heşteg trending topic oluyor. 

Kutuplaşmasına kutuplaşmıştı da belli ki ara bölgeden yarılmış artık Türkiye.

siz bizim ürünümüz değilsiniz

Gazetelerin internet sitelerini ya da bağımsız haber sitelerini açtıkça pırtlayan veri paylaşımı onaylarından bıktım usandım. Verimizi alacaklar, işleyecekler, satacaklar. Hangi haberleri okuduğumuzu didikleyip ona göre reklam gösterecekler. Bunun için razı olmamızı istiyorlar; yoksa bin bir zahmet bin bir kutucuğu doldurup onay vermediğimizi beyan etmemiz gerekiyor. Kırk katır mı kırk satır mı?

Hollanda gazetesi NRC’nin bültenlerine aboneyim. Altta yazan nota bugüne dek dikkat etmemişim. Nihayet ferahlatıcı bir ifade. Hiç değilse verimizi ‘satmadıklarını’ kesin bir dille söylüyorlar.

“Bizim ürünümüz gazeteciliğimizdir. Siz bizim ürünümüz değilsiniz. Bu yüzden sizin verilerinizi satmıyoruz. Hiçbir zaman. Hiç kimseye.”

Duymak güzel.

Niye veri topluyorsunuz peki?

yıkmak insanlara yapmak kadar kıymet mi verir?

Photo by Nate Hovee on Pexels.com

Ben bu işe taktım. Sık rastlıyorum, rastladıkça da bozuluyorum. 

Mehmet Akif Ersoy’un güzelim dizelerinin pespaye mısralarla değiştirilmesinden, kimin kaleminden çıktığı belirsiz bu bozuk mısraların da matah bir şeymiş, insanı hüzne boğan eşsiz bir sanat eseriymiş gibi sunulmasından bahsediyorum.

Dün yine rastladım. Bu defa Devlet Bahçeli’nin gençlere seslenişinde… Mevzu Boğaziçi Üniversitesi’ydi. Bahçeli daha önce yerin dibine soktuğu gençlerin gönlünü beceriksizce almaya çalışıyordu. Konuşmanın içeriği yeterince tartışıldı, oraya girmeden Mehmet Akif’i içeren bölüme geçeyim: 

Şöyle diyordu Bahçeli: “Kavgaya çağırana değil, kitap okumaya çağırana koşun. Ne güzel de söylemiş merhum Akif: ‘Gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen iki kazma iki kürek iki de ırgat gerek / Hadi gel geri yapalım şunu desen bir Sinan bir de Süleyman gerek.”

Akif büyük şair, güzel söyler tabii de hiç böyle söyler mi? Orta ikinci sınıf dönem ödevi gibi dize yazar mı?

Bahçeli’nin yanlış aktardığı dizelerin orijinali şöyle: 

“ Yıkmak insanlara yapmak kadar kıymet mi verir?
 Onu en çolpa herifler de emin ol becerir
 Sade sen gösteriver işte budur kubbe diye
 İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye
 Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman 
 Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan”

Aradaki fark o kadar hazin ki… O boşluğa koca bir memleket sığar. Bahçeli’nin tekrarladığı dizeleri belki artık bininci defa duydum. Nasıl başladı acaba? Bir işgüzar, orijinalini yazıp aktarmak yerine, -nedense- aklına geldiği gibi yazıp koymuş internete. Oradan da yayılıp gitmiştir. İnternet bu sahte Akif dizeleriyle dolu. Kendilerini milliyetçi ve muhafazakâr diye tanımlayan yazarlar, bu sahte dizelerle köşe yazıyorlar; siyasetçiler onları söylevlerine koyuyor. 

Bu eğilim bize can sıkıcı bir iki şey söylüyor.

Zamanımıza yayılmış, artık hücrelerimize dek sinmiş bir copy-paste’çilik var, kabul. Ama bu ‘copy-paste’çilik bile ekstradan bir tembellikle işliyor. Google aramasındaki ilk iki üç öneriden sonrasına geçmeye gönül indirmeyen bir tembellik bu. 

Bir de standartsızlık. Koca İstiklal Marşı şairinin şiir bile denilemeyecek, onun üslubuyla uzak yakın ilgisi olmayan satırları kaleme aldığına inanan ve bunu her fırsatta yayan bir standartsızlık. Türkiye’yi usul usul yutan bir vasatlık bataklığı… 

Hakikat-sonrası sadece yalan haberden ibaret değil, sahte dizeler de mönüye dahil. Bu dizelere koşulsuz inanılması da dahil. Hakikat-sonrası, hakikatle ilişkimizin çok derinlerde bir yerde sarsıldığını anlatıyor.

Ben milliyetçi bir insan değilim; muhafazakâr da değilim. Ama bu dizelerin akıbetini görünce içim titriyor. Böylesine örselenmeleri, yerle yeksan edilmeleri canımı yakıyor. 

Çünkü Akif’in dediği gibi: 

Yıkmak insanlara yapmak kadar kıymet mi verir?