can’t get you out of my head

Tuhaf bir belgesel izlemeye başladım. Bana da, “bak ne yapmışlar” diyerek Elif Key gösterdi. Ödüllü belgeselci Adam Curtis’ten, Can’t Get You Out Of My Head – An Emotional History of the Modern World. BBC için yapılmış,  çok yeni bir iş. Dumanı üzerinde. Bölümleri YouTube’da bulunuyor.

Bu blogun ruhuna uygun bir belgesel. Açılış cümlesinden belli: “Tuhaf zamanlardan geçiyoruz” diyerek başlıyor. 

Komplo teorileri, yapay zekâ, el değiştiren güç, yer değiştiren gölgeler, ABD, Çin, Rusya, İngiltere… “Bugünlere nasıl geldik” sorusunun yanında “bugünleri biz nasıl yaptık” sorusuna da cevap arıyor Curtis. Bunu da birbirinden çok farklı hikâyeleri bir araya getirerek yapıyor. Kara Panterler, Kültür Devrimi, İngiltere’de alttan alta diş gösteren ırkçılık… Başarılı olup olmadığına şimdilik girmeyeyim; sabır da gerektiren sekiz saatlik bir iş ve ben daha bir buçuk saatini seyrettim ama yine de bana çok ilginç gelen yönünü söyleyeyim: Bir belgeselde büyük olayların küçücük, önemsiz anlarla, ham görüntülerle anlatıldığını hiç görmemiştim. Amerika’yı derin yalnızlıkla, tarlaların hışırtısıyla, ilk göçmenlerin büyük korkusuyla anlatıyor mesela. Bir Turgut Uyar şiiri gibi ilerliyor.

Bakalım öyle de bitecek mi?

*

PS: Madem Can’t Get You Out Of My Head dedik, Kylie Minogue’nun 2000’li yılları açan şarkısını da hatırlamayalım mı?

La la la – la la la

medeniyetimiz eskidi mi?

Distopya ile modern yaşam arasındaki mesafe çok kısaldı. Hatta distopya ile ütopya arasındaki mesafe de çok kısaldı. 

İşte en yeni örneği: NASA, yeni Mars aracı Perseverance’ı kızıl gezene indirdiği gün, kar fırtınası ve soğuk dalgası yüzünden sistemin neredeyse tamamen çöktüğü Teksas eyaletindeki Amerikan vatandaşları temiz içme suyu elde etmek için tencerelerinde kar kaynatıyorlardı. Elektrik yok, su yok, ısınma yöntemi yok. İç yakan haberler geliyor. 

İçecek su için çareler aramak… Andy Weir’in romanı ‘Marslı’da Mars’ta bir başına kalmış astronot bunlarla uğraşıyordu. Mars’ta yaşamayı akla koymuşken, şimdi dünyada da aynı dertler var. Hep vardı ya, bu defa bunu hiç tecrübe etmemiş yerlerde de var.   

Yangınlar, tayfunlar, fırtınalar… Belli ki daha başındayız her şeyin. 

*

Okuma Önerisi: “Medeniyeti 20’nci yüzyıl iklimi üzerine kurduk; mevcut medeniyet, bu yeni yüzyılın değişen ikliminin sertliğini kaldıramaz” diyor uzmanlar Time’daki bu makalede. 

facebook bir devlet olabilir mi ya da bir devlet yetmiş iki millet

Facebook, Avustralyalı kullanıcıların haber içeriklerine ulaşımını engelledi. Sebep, Avustralya hükümetinin Facebook ve Google’a karşı medya kuruluşlarını korumaya çalışması. Hükümet, “madem onların içeriği üzerinden iş görüyorsunuz, kazancınızı onlarla paylaşın” dedi. (Ki haklıydı ama bu başka bir konu). 

Facebook ise rest çekti. Avustralyalılar şimdi siteyi gönlünce kullanamıyor. 

Bu bir egemenlik meselesi. Facebook tıpkı bir devlet gibi sınırlarını kapatıyor. İstediğini alıyor içeriye, istemediğini sokmuyor. Pasaport soruyor. Bir parmak izi talep etmediği kaldı. 

Şaka değil, olaylar hızla belli bir yöne doğru akıyor. Facebook üzerinde üç milyara yakın hesap mevcut. Üç milyar! Dünya nüfusunun üçte birinden fazla. Kimin bu kadar vatandaşı var? 

Nereden baksan muazzam bir potansiyel. Facebook dünya tarihinde emsali görülmemiş bir datanın, bilginin üzerinde oturuyor. Nasıl kullanılabileceği kestirilemeyen bir güce sahip. Benzer ama daha sınırlı bir güçle iş gören (daha küçük bir devlet de diyebiliriz) Twitter, Trump’ın hesabını askıya almıştı. Facebook da aynı hamleye hazırlanıyor. Ancak devletlerin yaptığı türden diplomatik bir hamleye. 

Trump, bir nevi ‘persona non grata’ ilan ediliyor. Peki bunu nasıl yapacak Facebook? Şu sıralar tesis etmeye uğraştığı yepyeni bir kurulla. Dünyanın dört tarafından hatırı sayılır insanları içeren bu kurul yeni nesil bir Yüce Divan’dan başka bir şey değil. Kurul üyesi birkaç isim sayalım: Danimarka eski başbakanı Helle Thorning-Schmidt, Guardian’ın eski yayın yönetmeni Alan Rusbridger, Nobel Barış Ödüllü Yemenli aktivist ve gazeteci Tevekkül Karman ve daha birçok kalburüstü uzman, aktivist, siyasetçi, rol modeli… Belli aralıklarla buluşacaklar ve sadece Trump’ın azline değil üç milyar insanın nasıl yönetileceğine ya da yönlendirileceğine karar verecekler. 

Yavaş yavaş başka bir dünyaya geçiyoruz. Yeni ve eski aktörlerin yolları kesişiyor; birbirleriyle çelişiyor. İleride bir gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na yeni koltuklar eklenirse şaşırır mıyız? 

*

İki Öneri:

Bir okuma önerisi: New Yorker, Facebook’un Yüce Divan’ının nedenini ve nasılını uzun uzun yazdı. (Bu posttaki Dalbert B. Vilarino imzalı illüstrasyon da söz konusu makaleden.)

Bir de dinleme önerisi: Güzel podcast Radiolab da Facebook’un Berlin’den Addis Ababa’ya dünyanın farklı şehirlerinde yaptığı içerik toplantılarında nelerin konuşulduğu, hangi kıtalarda hangi duyguların ve taleplerin öne çıktığını anlatıyor.  

insan unutur

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldur, der eskiler. İnsan hafızasının derdi unutmasıdır. Ya da kısaca insan unutur. 

İnsan unutmasaydı, Madrid’in orta yerinde 300 kişi şu fotoğraftaki gibi Nazi selamı çakar mıydı? 

2. Dünya Savaşı’na katılmış gazilerin ölüm haberleri azala azala bitiyor. Son Nazi gardiyanı da yargılanıp ölünce büyük savaşa dair elimizde hiçbir şey kalmayacak. 

O zaman işte unutuş daha da hızlanacak. Nazi selamı çakanlar artacak. Türkiye’de bile epey Nazi sempatizanı var (Daha önce şurada da yazmıştım). Hitler ile mevcut memleket gençliğinin ne alakası olabilir ama oluyor işte. Komünizme karşı bu aklıevveller gibi Nazi bayrağı çekenler var; göçmenlere Hitler’in görüşleriyle karşı duranlar var; Trump’ı kurtarıcı olarak gören Qanoncular var. Dünyada da var; bizde de var.

Tarih tekerrürden ibarettir de der eskiler. İnsan unuttukça başa sarıyordur belki. 

kutuplaşma: virüsçüler vs. antivirüsçüler

Virüs Gerçeği grubu lideri Willem Engel, kendisiyle röportaj yapan bir gazeteciye zorla sarılırken…

Yeni normal kutuplaşma. Ama illa ideolojik bir kutuplaşma değil. Sosyal medyanın çarpan ve çoğaltan gücüyle, neredeyse her toplum her mesele üzerine kutuplaşabiliyor.  

Yine de sağlık üstüne bir zıtlaşma beklemezdim. Ya da bu süratle beklemezdim.

Hollanda’da yaşanan ama süreç itibariyle bütün dünyayı ilgilendiren bir mesele var. Küresel bir kutuplaşmanın nüvesi…

Bugün Hollanda’da hükümetin hızla yayılan koronavirüse karşı son çare olarak yürürlüğe koyduğu gece sokağa çıkma yasağı üstüne büyük fırtına koptu. Virüsün medya ve hükümet tarafından abartıldığına inanan, komplocu düşünüşe yakın ve yatkın Virus Waarheid (Virüs Gerçeği) isimli bir grup meseleyi mahkemeye taşımıştı. Neticede mahkeme hükümetin bu yasağı yanlış bir usulle uyguladığına hükmetti ve yasağı iptal etti. Hükümet de karara itiraz etti ve mahkeme konuyu üç günlüğüne erteledi. Sokağa çıkma yasağına başından beri karşı çıkan aşırı sağcı ana muhalefet lideri Geert Wilders ve partilileri (ve birtakım başka muhalif partiler) şimdi kıyameti koparıyor; hükümetin yargıyı etkilediği kara bir gün yaşandı diyorlar.

Ama toplumun önemli bir kısmı da (herhalde yarıdan fazlasıdır) yasağın yanında. Bulaşma sayısı ve oranı da giderek düşüyor. 

Şimdi ne olacak? Parklarda bahçelerde birbirine sarılma eylemleri düzenleyen komplo teorici bir grup virüsün etkisinden şüphe ettiği için, bugüne dek ciddi tesir göstermiş bir uygulama kalkacak mı? Toplumun sağlığından endişe eden kesimi, yaşlılar, hastalar, canlarının derdine düşenler ne olacak?

Peki ya mevzu kimin ne düşündüğü değil, hukukun üstünlüğü; hükümet otoriter eylemler için ortam peşinde diyenler korkularında haksız mı? Bunları komplocu ya da düz ırkçı insanlar söylediği zaman otomatikman yadsımalı mıyız?  

Bir virüs dünyayı temelinden sarsıyor. Her gün yeni soru, her gün yeni sorun çıkartıyor. En temel sorun da kutuplaşma. Kılcal damarlarımıza dek sirayet eden kutuplaşma.